30 Aralık 2008 Salı

Mutlu Yıllar...

Yeni bir yıl, yine bir yıl daha...
Plastik çam ağacımızı kurduk mutlulukla.
Noel baba, kardan adam, kurabiye adam, melek figürleri ve rengarek parlak toplarla donattık üstünü. En tepesine de kocaman bir yıldız kondurduk. 6 yıldır her 1 Aralık'ta yeni yıl ağacımızın yanıp sönen ışıkları yuvamızı aydınlatıyor. Ailemiz ve yakın dostlarımızdan gelen sürpriz hediye paketleri yeni yılın ilk saatlerinde açılmayı bekliyor.




Heyecan, merak, neşe, mutluluk ve sevgiyle karşılamaya hazırız yeni yılı... Sevdiğimiz objelerle donatıyoruz yuvamızın her köşesini. Onu ev olmaktan çıkarıp, yuva yapan inceliklerle süslüyoruz. Çünkü içimizde olup bitenlerin yansımasıdır yarattığımız mekanlar. "Çam ağacı süslemek Avrupa'dan çalıntı bir gelenek, popüler kültürün bir parçası, ağaç süslemek şimdi neyin göstergesi..." gibi eleştirel görüşlere saygı duyuyor, ama itibar etmiyoruz. İyimserlik kişisel cennetimiz. Noel Baba masalının bir zararını da görmedik şimdiye kadar ayrıca. Hep birlikte plastik çam ağacımıza ışıltılı elbisesini giydirirken o neşeyi ve çoşkuyu hissetmekten maile pek bir mutluyuz:)



Hele bir de yeni yıla kar ile girmenin güzelliği eklenmişse penceremize...



Gelen her yeni yıl için neden bu kadar heyecanlanıyoruz acaba? Belki de yeni başlangıçlara olan özlemimizden... Ya da bir şeylerin değişmesini çok istediğimizden... Halbu ki, 2008 ve ondan önceki bütün yıllarda olan her şey 2009'da da olacak: Mutluluklar, sevinçler, hüzünler, hayal kırıklıkları, acılar, savaşlar yaşanacak; doğumlar ve ölümler olacak, kısacası hayat aynı şimdi olduğu gibi kendi ritminde devam edecek... Dünya tam da bu çeşitliliği ile iyi bir okuldur belki de... Savaşlar, felaketler, ölümler, acılar, gözyaşları olmasın isteriz. Görünüşte en kabul edilmez ve acı veren olayların içinde bile daha derin bir iyilik, hayır gizlidir ve her felaket ilahi bir inayet tohumu içerir oysa...




Amerikalılar yeni yıl yaklaştığında bir liste yapıyorlar. Buna "New Years' Resolutions" diyorlar. Yani, yeni yıla dair dilekler ve istekler listesi. Bir bakıma yaşamında memnun olmadığın bazı şeyleri değiştirmek, yeni kararlar almak için kendi kendine söz verme vaadi. Yeni bir yılın başlaması bu duruma iyi bir vesile oluyor tabii. Yeni bir yıl, yeni bir sayfa, yeni kararlar, yeni bir "ben" yaratma hayali. Kimse kedinden memnun değil çünkü... Aldığı kararları (diyet yap, kilo ver, spora git, yabancı dil öğren, sigarayı bırak...vs.) uygularsa, kendini sevilmeye değer ve layık bulacak. O her yıl bıkmadan usanmadan alınan kararlar bir türlü uygulamaya konulamaz nedense? Yılın sonunda ise aynı kısırdöngü için geri sayım başlar.

2009'a girmemize sayılı günler kala şöyle fısıldadım kendime;
Dilek ve istek listelerini boşver. Hayat seçimlerden ibaret. Her anını yeniden yaratma gücüne sahipsin. Kendini her halinle sev. Sevgi dolu yaşa. Mutlu ol. Mutluluk şükretmektir zira. Ektiğini biçeceğini de unutma. Tıpkı bumerang gibi yaptığın herşey sana geri döner.
Yaşamı da rahat bırak. Bırak, o sadece olsun.

YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN...

24 Aralık 2008 Çarşamba

Karda Yüzen Balıklar


Sabah penceremizin buğusunu silince birden bire içimdeki çocuk uyandı.
"Babaanneeee koş, kar yağmışşş!.."
-Desene sana gökten oyuncak yağmış! ..
"Kartopu oynamaya çıkayım mı? Söz, üşütmeden dönücem. Balık yağımı da hemencecik hüüp, diye, yutucam.."

Beni babaannem büyütüyor o dönem. Ona kalırsa hiç büyümüyorum. Sıskayım biraz... Eğer bana düzenli olarak balık yağı içirirse, rahatlıkla gelişip serpileceğime yürekten inanıyor. Ecza dolabında ilaç yerine şişe şişe balık yağı dizili. Her sabah burnumu sıkıp ağzıma koca bir kaşık balık yağı atıyor. Ardından da midem bulanmasın, çıkarmayayım diye bir-iki dilim mandalina tıkıştırıyor, kaşla göz arasında. Saf balık yağının o kadar berbat bir kokusu ve tadı var ki, içim almadığından mütemadiyen kusuyorum.
"Ben de büyümesem ne olur sanki" diye soruyorum kocaman nemli gözlerle.
-Olmaz saksı gülüm, olmaz, diyor.
(Naifliğimi hissettiği zamanlarda hep "saksı gülüm" derdi. Göz göze geldiğimiz anlarda da "Emel Sayın'ım", diye severdi:)
Balık yağının içimi kolay kapsülleri de vardı ama, zor olan, babaannemi buna inandırabilmekti:) Hem ne belliydi o sarı kapsüllerin içinde gerçekten saf balık yağı olduğu?.. Zoru sevdiği kadar şüpheciydi de, benim sevgili babaannem... Bir elinde kaşık dolusu balıkyağı, bir elinde mandalina, sabah akşam peşimden koşardı... Taa ki kar yağıncaya dek...

KAR yağınca...
Hiç nazlanmadan "hüüpp" diye içiverirdim balık yağımı...
Babaannem maviş atkılar, şapkalar, eldivenler örerdi bana, çıtır çıtır yanan sobanın yanında...
Mavilerle sarıp sarmalandığımda, ellerim morarana kadar kartopu oynar, kayar, kardanadam yapardım arkadaşlarımla sokakta...
Soğuktan iyice kızarmış gülen yanaklarla arka arkaya zile basardım...
Bir tabak bembeyaz karın üzerine pekmez döküp yedirirdi önce babaannem...
Sonra elinde bir kese kağıdı kestane ile dönerdi eve dedem...
Gürül gürül yanan sobanın üzerinde kestaneler bir güzel kızarırlardı. Kabukları ayrılırken çıt çıt sesi duyulur ve o harika kestane kokusu kaplardı her yeri. Kızaran kestaneler maşayla ters çevrildikten bir süre sonra, "Terlesin de kolay soyulsun" diye gazete arasına alınır ve beklenirdi. Ben sabredemez, elimi, dilimi yaka yaka yemeye başlardım...
İçimi derin bir huzur ve mutluluk kaplardı... Öyle çooook kar yağsın ki biz evden tünel kazarak çıkalım isterdim:) Sobanın yanı başında yorgunlukla, bir kedi gibi kıvrılıp uyumadan önce sorardım babaanneme:
"Kar nerden yağıyor?"
-...ıhmmm...
-Sen uyurken dün gece, gökyüzündeki yıldızlar usulca indiler yere...

Ben uyurken dün gece, yine gökyüzündeki yıldızlar usulca inmişler yere... Ankara'da mevsimin ilk kar tanecikleri düşmüş evlerin çatılarına, ağaçlarına...

Toprağa can, çocuklara oyuncak, kente fondoten; kimine sefalet, kimine mücadele edilecek zorlu bir engel, kimine de yeni yıla sayılı günler kala kırmızı rujlu bir kardankadın olmuş kar...

Ankara'da kar; keyiftir, romantizmdir; çocukluk masalıdır, mangalda sucuk-ekmek yemek, şömine karşısında sıcak şarap, sessizliğin içinde yürümek, arkanda ayak izini bırakmak, kırmızı ateş dikenlerinin üstüne düşen beyaz kristalleri her yıl heyecanla beklemektir.

KAR...
Beklemektir; elini acıtan; sıcağa ulaşmak için...
Ya da
Babaannenin nefesidir ensende; dedenin çıtır çıtır kestaneleri...
Hep üşütür kar, içimizi ısıtırken...
Kar tanesi mi, babaannenim balık yağı içirip, beni büyütme hayali midir içimi ısıtan?..

Ya gözlerimi yaşartan ne?...

12 Aralık 2008 Cuma

Dostlarımıza Dair: AĞAÇLAR...

Bayram tatilimizi bu kez Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde açılan Necati Güvenç Mamıkoğlu'nun "Türkiye'nin Ağaçları Ve Çalıları Fotoğraf Sergisi" ile renklendirdik.
NTV yayınlarından geçtiğimiz yıl çıkan ve 2. baskısı yapılan "Türkiye'nin Ağaçları ve Çalıları" isimli kitabın yazarı N. Güvenç Mamıkoğlu'nun sergisinde, kitabından seçtiği 90 fotoğraf yer alıyor.
"Türkiye'nin Ağaçları ve Çalıları" öyle sıradan bir kitap değil. Hem yazarı hem de öyküsüyle eminim hepinizin dikkatini çekecektir.
Kuzey Kıbrıs Turkcell Genel Müdürlüğü görevinden 2002 yılında emekli olan Güvenç Mamıkoğlu, yeğeninin kızı Ceren'in elmayla çınar ağacını ayırt edemeyen "günümüz çocukları " gibi büyümesini istemediğinden, ona, 50 ağaçlık fotoğraflı bir rehber hazırlamaya başlar. Fotoğraflarını çektikçe ağaçlara bağlanan Mamıkoğlu, daha ayrıntılı bilgi edinmek için botanikle ilgili kitaplar edinir; dendroloji, taksonomi (canlıların sınıflandırılmasıyla ilgilenen bilim dalı) çalışmış Faik Yaltırık, Tuna Ekim, Asuman Efe gibi alanının önde gelen akademisyenleriyle bağlantı kurar. Ağaçların gövdeleri, yaprakları, çiçekleri ve meyvelerini fotoğraflamak için kendi imkanlarıyla dört mevsim Türkiye'nin dört bir yerinde dolaşır. Tam 170 bin fotoğraf çeker.
Mamıkoğlu, yaklaşık 5 yıl süren yoğun bir çalışmanın ardından Türkiye'nin ağaçlarını tanıtmak, sevdirmek, korunmasına ve çoğaltılmasına yardımcı olmak amacıyla içinde 350 ağaç ve çalı türüne yer verilen; kapağında 1000 yıllık bir porsuk ağacının olduğu işte bu ansiklopedi hacmi ve kapsamındaki kitabı çıkarır.

Güvenç Mamıkoğlu aile dostumuz olduğundan kitabı ilk görenlerden biriyiz. Hem de imzalı olarak... Ağaçlarla ilgili bilgilerin 2000 fotoğrafla desteklendiği "Türkiye'nin Ağaçları ve Çalıları" bizim başucu kitabımız oldu. Gördüğümüz birçok ağacı artık bakar bakmaz, ya yaprağından ya meyvesinden ya da gövdesindenden tanıyabiliyoruz:)

Sevgili dostumuz boş durmadı yine... Kitabından seçtiği fotoğraflardan oluşan bir sergi açarak, aynı zamanda iyi bir fotoğrafçı da olduğunu kanıtladı.
Sergisinin gördüğü ilgiden çok mutlu olduğunu belirten Mamıkoğlu, 12 Aralık'ta Ankara'da başlayan ve 4 gün süren fotoğraf sergisini yakında İstanbul ve diğer illerde de açmayı planladığını fısıldadı; hem de bizden önce, çookk sevdiği ağaçlar-ın-a....

Güvenç Mamıkoğlu'nun eşi, çok sevdiğim dostum Serpil Mamıkoğlu ve kızları Gizem'in evsahipliğini yaptığı sergide, onların en çok beğendikleri fotoğrafı sordum. "Pembe çiçek açmış erguvanlar" dediler. E buyrun o zaman "Boğaziçi'nde erguvanlar hatırası" çektirmeye...

Sergide Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Botanik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mecit Vural ile tanışıp, sohbet etme imkanı da buldum. Sergi fotoğraflarını çok beğendiğini ifade eden Prof. Dr. Vural, son derece zengin bir flora ve endemik bitki türlerine sahip olan ülkemizde ulusal bir herbaryumun olmamasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi sık sık.
Prof. Dr. Vural, sözlerini şöyle sürdürdü: "Türkiye’deki herbaryumlar üniversitelerimiz bünyesinde kısıtlı imkanlarla kurulmuştur ve çoğunda örnek sayısı 75 binin altındadır. Diğer ülkelerdeki ulusal herbaryumlarda bu sayılar milyonlarla ifade edilir. Ülkemize yaraşır bir ulusal herbaryuma acilen ihtiyaç var. 20 yıldır TÜBİTAK desteğiyle bunun planlanmasından öteye geçilemedi ne yazık ki..."

Bir diğer sürpriz ise yakından takip ettiğim Türkiye'deki doğa varlıklarının korunmasına yönelik bilincin gelişmesine büyük katkıda bulunduklarına inandığım agaclar.net web sitesi ekibinden Müjgan Akar ve Yücel Bey ile karşılaşmak oldu...

Ağaç gövdeleri, yaprakları, çiçekleri, meyvelerinin yakın plan çekimlerinin yanı sıra doğa manzaralarının da yer aldığı fotoğraflar 7'den,

70'e her yaşta doğaseverin ilgisini çekti; baharda çiçek açmış şeftali ağaçlarını uzun uzun seyreden bu çift gibi...

Sergilenen tüm fotoğrafların baskı kalitesi ve çekimler gerçekten güzel. Mamıkoğlu ailesi yakın dostumuz, o nedenle abartıyorum sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Ben az bile yazdım:) agaclar.net Ankara Temsilcisi Müjgan Akar, sitedeki forumda sergiye ait duygularını şöyle ifade etmiş; "Hele girişte bir sarıçam ağacı gövdesinin fotoğrafı vardı. Üstündeki detaylar o kadar net ki fotoğrafa dokunsanız elinize reçine bulaşacakmış gibi bir his oluşuyor ya da o kabuklardan minik bir parçasını koparacakmışsınız kadar canlı duruyor."

Birbirinden güzel onca fotoğraf arasından "en çok şunu beğendim" demek, zor ama, salkım saçak açmış mor salkımları unutamadım hala...

Veee... sergiyi kaçırıp da merak edenlere, "FOTOĞRAFLARIN fotoğrafından" bir demet...





Yeşil yapraklı her şey "ağaç" ya da "çalı" bizler için... Oysa Ayşe, Ali, Ömer, Elif... insan olmalarının yanı sıra birer kişi ve bireyler aynı zamanda... Gürgen, ladin, mamut ağacı, sığla, porsuk, göknar, sedir, andız, ahlat, tesbih ağacı... Ve daha niceleri... Biliyor musunuz, onlar da ağaç olmalarının yanı sıra birer "BİREY"ler...
Teşekkürler Güvenç bey, onlara artık isimleriyle hitap etme zenginliği kattığınız için... Binlerce....Belki de "ağaçlar" kadar....