26 Ağustos 2010 Perşembe

Tavada Balık ve Salataya Yolculuk; AMASRA

Söz verdiğim gibi yeni yazılarıma Alice Harikalar Diyarı'ndan ikinci bölümle devam ediyorum. Farklı zamanlarda eşim ve erkek kardeşimle birlikte yaptığımız seyahatleri anlatmak istiyorum sizlere, bu bölümde. Yazılarımı yayımlama konusunda ilk başta bazı tereddütlerim vardı, ramazan ayında olmamız nedeniyle... Çünkü bizim yolculuklarımız ağırlıklı olarak "Gurme seyahatler" kategorisinde. Gittiğimiz bir yerin tadını mutlaka banarak, çiğneyerek, yutarak ve sindirerek çıkaran epikürist bir aileyiz ne de olsa :) Oruç tutan ve karnı zil çalan tüm dostlardan şimdiden özür dilerim. Gurme seyahatlerimizden ben çok keyif aldım, dilerim sizler de okurken hem damaklarınızda hem de ruhunuzda aynı keyfi hissedersiniz...

İlk yolculuğumuz tavada balık ve eşsiz salatasıyla gönüllerde taht kurmuş Amasra'ya...
Ne zaman Ankara'dan kaçıp gitmek istesek ve deniz kenarında küçük bir sahil kasabasının özlemini duysak, kendimizi Amasra yolunda buluruz. Batı Karadeniz'in bu şirin sahil kasabası kentsel kaynaklı buhranlara kısa bir es vermek, tazelenmek için birebirdir. Ankara'ya 4 saat gibi kısa bir mesafede olması da cabası! Yine bir haftasonu kaçamağı yapıp, akşamüstü kendimizi Amasra'nın şefkatli kollarına bıraktık maile. Bir değişiklik olsun diye bu kez Lütfiye Hanım Pansiyon'da konakladık. İyiki de öyle yapmışız.


Burası Amasra'nın ilk ev pansiyonlarından birisi... Girişi kale kapısının hemen yanında. Lütfiye Hanım Pansiyon öyle çok konforlu, pür-ü pak bir yer sayılmaz. Fakat sevimli ve sıcak bir atmosferi var. Bir de pespembe...


Pansiyonumuzun kapısında ilk olarak rehavet içinde yatan bir kedi karşıladı bizi. Kediciğin çok misafirperver olduğunu söyleyemeyeceğim, bilakis fena halde keyfine düşkündü. "Aman efendim yeni dostlar gelmiş, şöyle bir izin vereyim de kapıdan içeriye buyur etsinler" gibi telaşlardan uzak. Canı orada oturmak istiyorsa tamam, hayatta yerinden kıpırdamıyor. Son derece cool... Biz de haliyle birer ikişer üstünden atlayarak içeriye buyur ettik kendimizi. Eğlenceliydi :)


Kediler Amasra'nın asıl sahipleri. Her sokakta, pencerelerin önlerinde, merdivenlerde, çatıda, bacada hep o pisiler... Amasra halkı o kadar kedilerle içiçe yaşıyor ki, kedilerde korkma, ürkme, kaçma gibi tek bir savunmaya yönelik eylem yok. İlk kez orada gözlemlediğim bir naiflik bu. Lewis Carrol'un Alice Harikalar Diyarında adlı masal kitabındaki komik suratlı kedisi Cheshire'a benzetirim hep onları...

Pansiyonun odaları daracık bir koridora açılıyor. Ortak bir de mutfak var. Koridorun sonundan tam terasa çıkmak üzereyken, eski bir portmantonun aynasına asılmış aile fotoğrafları dikkatimi çekti. Vesikalık fotoğraftaki Amasra'da ilk ev pansiyonculuğunu başlatan Lütfiye Hanım, diğerleri de çocuklarıymış. Lütfiye Hanım Teyze, ne yazık ki yakın bir zamanda vefat etmiş. Nur içinde yatsın...


Terasa çıktığımda gördüğüm manzarayla sevinçten deli oldum. Süt liman bir denizin üstündeyiz. Denize bakan sıra sıra sardunyalar, kıyıya çekilmiş kayıklar, uçuşan martılar, tek başına salına salına yüzen bembeyaz bir kuğu... Tıpkı imrenilerek bakılan bir kartpostal gibi... Daha da güzeli terastaki tek odanın boş ve orada kalabileceğimizi öğrenmek oldu. Hemen yerleştik. Pembe düşler kurarak uykuya daldım.

Sabah deniz kokusuna karışan kızarmış ekmek kokusuyla uyandık. Ağızlar kulaklarda, yanaklar pembe:) Sessizlik, misler gibi bir hava, pırıl pırıl ama yakmayan bir güneş... Masada demini almış sıcacık bir bardak çay, beyaz peynir, domates, zeytin, haşlanmış yumurta, tereyağ, reçel...


Doyurucu bir kahvaltı ve yeterince çay içtikten sonra yürüyüş yapma vakti geldi. Amasra'nın daracık yokuşlu sokaklarında Roma, Ceneviz ve Bizanslılardan geriye kalan izleri takip ettik. Boztepe'den Tavşan Adası'nı seyrettik. Epey bir yokuş tırmanışının ardından ''Ağlayan Ağacı'' selamladık. Tatilcileri deniz kenarından bu tepe noktaya çıkarabilmek için ''ağlayan ağaç'' hikayesinin uydurulduğunu öğrendik. Uydurulmuş diyorum çünkü, sisli havalarda ağaçlar sıcaklık farkından ötürü yapraklarından su damlatıyor. Bu durum zeki yurdum insanı tarafından, ''asfaltın ağlaması nedir ki abi, ağaçların anası bile ağlıyor'' repliğiyle bir turizm desdinasyonuna dönüştürülüyor ne yazık ki.

Amasra'nın bu tür turizm stratejilerine hiç ihtiyacı yok bence. Olduğu haliyle çok şirin. Mesela objektifimin şahitlik ettiği şu kareye bir bakar mısınız? Çorap, bot, çizme, çaydanlık ne kadar işe yaramayan eski eşya varsa çiçeklendirmişler. Bu doğal görüntü ağlayan ağaç hikayesinden daha enteresan değil mi?


Amasra'nın güzelliklerini keşfetmek için  mutlaka baharda gitmeli derim! İlkbahar ve sonbaharda... Sonbaharda kızılın, kahvenin ve sarının binbir tonundan oluşan tablo gibi manzarayı görmek; ilkbaharda da rengarenk kır çiçekleri arasında gezinmek hatta dayanamayıp bir demetcik de toplamak için...


Gözümüz gönlümüz şenlendi, sıra midelerimizde... Amasra denince benim aklıma ilk olarak, -açıkcası ne denizi, ne tertemiz havası, ne de tarihi dokusu geliyor-... Tek düşündüğüm bir an evvel o çıtır çıtır kızarmış balıkları ve yanında onlarca çeşit otla hazırlanmış nefis Amasra salatasını mideye indirmek oluyor! Üstüne de ballı-fındıklı manda yoğurdu; ohh işte gerçek aşk!..
Bu muhteşem üçlüyle mideleri mes'ut bahtiyar eylemek için çok fazla seçenek var Amasra'da. Fakat benim önerim meydandaki "Çeşm-i Cihan"...
   

Veya kale kapısına gelmeden hemen solda, deniz kenarındaki "Canlı Balık Mustafa Amca'nın Yeri"... İkisi arasında bir tercih yapmam gerekirse, kesinlikle "Canlı Balık Mustafa Amaca'nın Yeri" derim. Lezzet, sunum, servis ve mekan olarak 10 numaradır!


O nedenle yine ilk durağımız Mustafa Amca'nın yeri oldu. Deniz kenarındaki bir masaya geçtik hemen. Mor zambaklı pencerenin önünde, denize bakıp gülümseyerek tembellik yaptım balıklarımızı beklerken...


...Ve sonunda büyük buluşma gerçekleşti!
Tavada çıtır çıtır nar gibi kızartılmış barbunyalar... İçinde deniz kokusunu hissettirecek kadar taze...

Yanında çeşit çeşit Amasra otlarından hazırlanmış, iştah açıcı, yemelere doyamadığım rengarenk Amasra salatası... Bir salataya aşık olmak mümkün mü? Mümkün! Fatih Sultan Mehmet Amasra'yı gördüğünde bu salata yapılıyor olsaydı, "Lala, çeşm-i cihan (dünyanın gözbebeği) bu mu ola?" yerine, "Lala lala, dünyanın en lezzetli salatası bu mu ola" diye sorardı eminim :)


Final olarak da fındıklı, ballı manda yoğurdu...


Zevk-i sefa içinde geçirilmiş neşeli bir güne veda etmenin Amasra'da en iyi yolu, denizin üstünden batan güneşe arkadaşlık etmek. En güzel kuşbakışı manzaranın olduğu Boztepe'de veya küçük limandaki çay bahçelerinden birinde... 


Günbatımının ardından gelen lacivert geceyi selamlamak için yapılacak en iyi şey ise, "rakı şişesinde balık" olmak! Yanında beyaz peynir, bir tabak deniz börülcesi, kalamar ve tabiiki ve de illaki balık! Rakı- balık... Kestirmeden kalbe giden yol...


Rakı şişesinde balık olduk mu? Olduk! Fakat sabah da erkenden uyandık. Sabahın tatlı serinliğinde "Galla (kadınlar) Pazarı"nı gezme fırsatını kaçırmayı istemezdim doğrusu. Bahçesinden ve hayvanlarından elde ettiği sütten yoğurda, biberden domatese, çilekten vişneye kadar tazecik ürünlerini satan, toprağa sevgiyle dokunan teyzelerden alışveriş yapmayı seviyorum. Çocukları gibi baktıkları ağaçlarından topladıkları meyveleri, içlerindeki hevesleri ve dinlemek isteyene anlatacakları öyküleriyle her zaman çok renkliler...


Pazardan aldığımız, eşime göre ot-çöp bana göre dünyanın en kıymetli yiyeceklerini arabanın bagajına yerleştirdikten sonra dönüş için hazırız. Aslında, hayır henüz hazır değiliz! Bir kez daha balık, salata, ballı-fındıklı manda yoğurdu yemeden nasıl geri dönülür? Dönülmez, dönülmemeli... Çeşm-i Cihan'da kalkan filetoları afiyetle yerken, ona salata ve yoğurtla ilham verdik. Amasra'ya yakışır bir elvedayla...

En başından yazdığım gibi midesine düşkün bir aileyiz. Fakat bu doğaya, tarihe, mimari dokuya, ören yerlerine ilgi göstermiyoruz anlamına da gelmiyor. Amasra'dan her dönüşümüzde mutlaka yol üstündeki Roma döneminden kalma, Anadolu'da başka bir örneği bulunmayan "Kuşkayası Yol Anıtı"nı ziyaret ederiz.      


Yekpare kayaya oyulmuş başsız bir kartal, ayakları ve başı kopmuş bir insan figürünü yılda birkaç kez görmekten ziyade, oraya tırmanmayı seviyorum galiba. Oldukça dik ve eğri büğrü tahta merdivenlerden çıkmak güzel. Hızlanan nefes alışverişimi duymak güzel. Ayağım kayarsa aşağıya yuvarlanırım endişesiyle tüm dikkatini o ana vermek güzel.  Ve ne kadar tırmandığını merak edip dönüp arkana baktığında, gördüğün manzara çoookkk güzel.


Yollarda olmak da güzel. Her an yeni bir manzara ile karşılaşmak, baharın müjdecisi sarı çiğdemlerin arasında koşmak da... 



Mesela şu fotoğrafını çektiğim çiğdem demetine bir bakın... Eğilip öpülesi kadar güzel değil de ne? Koparmadım, öptüm onları Ankara'ya dönerken...


Alice, bir ağacın dibinde uyanır ve masal biter... Taa ki... "Geç kaldım" diyen beyaz bir tavşanın arkasından girdiği deliğe bakarken, bir anda büyüyen delikten içeriye düşene kadar... Yeni maceralara tanıklık etmek isteyenler Alice'in peşine takılsın. Delikten aşağı yuvarlanacağız, masal böyle  :)

Masal tadında güzellikler yaşamanız dileğiyle...

6 Ağustos 2010 Cuma

Nerede kalmıştık ?


1,2,3,4,5,6,7,8,9,10...........97,98,99,100!
Önüm arkam
Sağım solum sobe
Saklanmayan ebe...
Farkındayım, farkındayım... Aylardır saklambaç oynuyorum. Öyle bir kaçtım ki bulabilene aşk olsun. Belki ebeler ucanmarti.blogspot.com dan aramaktan yorulmuştur beni. Belki de tamamen ümidi kesmişlerdir. Öyleyse umudunu hiç yitirmeyen tüm ebelere selam olsun.
Hava karardı, artık eve dönmenin zamanı geldi.
İşte burdayım; SOBEEEE...
Nerelerdeydim? Nerelerde değildim ki... Alice Harikalar Diyarı'nda tadında hayaller ülkesindeydim. Öyle olunca haliyle insan saklandığı yerden çıkmak istemiyor. Bir macera biterken yenisi başlıyor çünkü... Sonra da o labirentin içinde kaybolup, benim gibi uzunca bir süre yolunu bulamıyor. Nihayet döndüm hem de bi' dolu haberlerle...


Aylar sonra ilk kez klavye başına geçince, insan heyecanlanırmış meğer... Kalbim küt küt atarak, ellerim titreyerek yazıyorum. Yazdıkça mutlu oluyorum. Ne çok ihtiyacım varmış kelimelere...Yazmadığım zamanlarda neler yaptım? Hepsini anlatmam mümkün değil, ama bende "iz" bırakanları paylaşmak isterim. Uçan Martı, Alice Harikalar Diyarı'ndan ilk bölümü bildirir...

Mesela şahane bir insanla tanıştım. İsmi Bahadır Salih. Özbekistanlı... O da babası Habibullah Salih gibi ülkesinde tanınmış bir hattat. Ankara Atatürk Kültür Merkezi'nde açılan "Ülkeler El Sanatları Hediyelik Eşya Fuarı"nda tanıştık Bahadır Bey ile... Çeşitli hat ve tezhip çalışmaları aldık kendisinden. Sonra o kadar iyi dost olduk ki, evimizde misafir ettik bir akşam. Bahadır Bey, yumurta akıyla özel olarak hazırlanan, hazırlanmasının ardından yaklaşık bir yıl sonra kullanılabilen aharlı kağıtlara hat sanatıyla isimlerimizi yazdı. Fotoğrafta görülen ikinci yazı benim ismim  :)den


:)den, Farsça bir isim. "Gül bahçesinden gelen" anlamında... Öyleyimdir :) İsimlerin insanın kişiliğine ve hayatına yön verdiğine inananlardanım.İsimlerden konuşurken, Bahadır Bey'den öğrendiğim ve bana çok sevimli gelen bir bilgiyi de paylaşayım.
"Baykuş"un (her zaman çok acayip bir kuş adı diye düşünmüşümdür) Özbekçe karşılığı "Bayoğlu" imiş. Harflerin büyülü dünyasına girince Bahadır Bey'den "Elif, Lam, Mim" harflerini de rica ettim. Özbekistan'da tezhiple süslendikten sonra bizim evin bir duvarına taşınacaklar. Heyecanla yollarını gözlüyorum...


Sonra şen kahkahaların yükseldiği sürekli dolup taşan sofralar kurdum, dostlar için... Sağlığa kadehler kaldırılırken duydum ilk kez "İnsan dostunu kamburu ile sevmeli" sözünü...


Evimizi organik tarıma açtım. Evet, "tarım" sözcüğü biraz iddialı oldu, "saksı tarımı" diyeyim :) Gönül isterdi ki "balkon tarımı" olsun, ama balkon minnacık, bir de kabin gibi kapalı... Ben de saksı tarımını geliştirdim haliyle... Ne kadar pencerem varsa (bak işte ondan bolca var) önünü domates, biber, roka, fesleğen saksılarıyla bezedim.  Domates fideleri taaa Gürcistan'dan geldi. İlk mahsulü aldık bile... Şimdilerde afiyetle tüketmekteyiz.



Öte yandan bir uçan martı klasiği olan "ev yapımı vişne likörü" için kolları sıvadım. (Tarife buradan ulaşabilirsiniz.) Bu yıl hedef 5 kg. vişne likörü hazırlamak ve doya doya içmek/içirmek...


Meyve sebze alışverişi için organik pazara gitmeyi alışkanlık haline getirdik. Organik pazar, ev yapımı ekmekler, her gün mayalanan kefirler, doğal yöntemlerle yapılan saksı tarımı derken... O kadar organik yaşamaya başladık ki, evimizde karıncalar koloni kurdu. Pencerelerimizin önünde arılar fink atmaya başladı!!!


Organik pazara gittiğimizde hemen yanıbaşında kurulan antika pazarına uğradık sık sık. Gerçi son 8 yılını antika pazarında geçirmiş bir aile için bu bir rutin, fakat bilin istedim ya da ne bileyim yazmayı o kadar özledim ki herşeyi anlatayım istiyorum.


Şahane plaklar aldım buradan. "Issız Adam" filmiyle plaklara merak salmışlığım yok. Yıllardır eşimle birlikte yerli yabancı çok sayıda plak topluyoruz. Bir dönem ben eski kapı anahtarları ve makas, eşim de fener kolleksiyonu yapıyordu. Vazgeçtik sonra, yeni meraklar geliştirdik. Plaklara olan ilgimiz ise şiddetle devam ediyor :)


Sirtaki öğrenmeye karar verdim. Aradım taradım Ankara'da bir tane sirtaki dersleri veren kurs bulamadım. Demek kimse "komşunun" dansıyla ilgilenmiyor. Halbuki ortalık tango, vals, latin dansları hocasından geçilmiyor.  O sırada Yunan asıllı aile dostumuz Fikri Tsaous Bey, yardımıma koştu. "Sirtaki için en az 3 kişi gereklidir. Zeybek, tek başına yapılan ve kanımca bayanlara daha çok yakışan bir danstır. Onu öğren" deyince, zeybek oyunu girdi hayatıma. İzlediğim videolarla evde zeybek öğrenmeye çalışıyorum gizlice. Şimdi pek gizli saklı bir tarafı kalmasa da, en azından zeybek oynama performansım hala gizemini koruyor :)) Tabak kırıp, peçete uçuşturacağım günler de yakındır. Yani öyle umut ediyorum...


Farkı bir müzik türüyle arkadaşlık ediyorum son 1 yıldır. Fado!
Fado, Portekiz halk müziği. Yeni ülkeler fethetmeye çıkan denizcilerin, maceraperest kâşiflerin, balıkçıların geride bıraktıkları sevdiklerinin okyanusa karşı kopardıkları çığlığın adı biraz da Fado... "Kader" anlamına geliyor. Dinleyenler biliyordur mutlaka, bilmeyenler de keşfetsin lütfen... Benim gibi sürekli dinleyenler, burnunun ucunda hep bir deniz kokusu duyacaklar eminim.
Fado'nun efsane ismi Amalia Rodrigues'in cd'leri ve plağı var ben de. Amalia, tamam dinlenesi ama bir de Mariza var ki... İşte o aşık olunası, efsunlu bir ses.


Mariza'yı akşam yemeği için gittiğimiz bir restoranda dinledim ve izledim ilk kez... “Mariza Concerto em Lisboa” DVD'sinden... İnsanı esir alan, doyumsuz bir müzik ziyafeti veren özel bir konser kaydı. Kısacık sarı saçları, esmer teni, siyah elbisesiyle kendi güzel sesi güzel, hayran olunası bir fadista o... İşittiğim en duygulu ses diyebilirim rahatlıkla.


Veee doğum günümü kutladım 27 Mayıs'ta... 34 yaşıma girdim!
"Çok büyüdün, yolun yarısına ne kaldı şunun şurasında" diyor, eş dost. Yolun yarısına yaklaşırken, acaba kendime ne kadar yaklaşabildim?
Neydi en büyük düşüm?
Büyümek!!!
Bir çocuğun düşüydü büyümek, hep büyümek... Büyüdü, büyüdü bak 34 yılı geride bıraktı... Büyüdü, büyüdü kocaman bir kadın oldu. Yuva kurdu, eş oldu, anne oldu ve daha bi'sürü şey oldu. Meraktayım... Sahi tüm bunlar olurken, o küçük çocuğa ne oldu? Dilerim
ben hızla "büyürken", o hep "küçük" kaldı!


Şimdilik bu kadar! Uçan Martı, Alice Harikalar Diyarı'ndan ilk bölümü 'iftiharla' bildirdi :) Daha sırada Amasra, Tire, Bursa, Antalya, Fethiye ve İstanbul seyahatleri var sizlerle paylaşmak istediğim. Bazıları 2-3 günlük kısa seyahatler de olsa, Evliya Çelebi'den sonra en çok gezen 2. Türk olmaya adayım galiba :)

18 Şubat 2010 Perşembe

Gülden İle Hoca'lara Duyurulur...

Günlerdir elimden düşmeyen bir kitap var. Eski bir dost, eski bir sevgili. Aslında sevmem "sevgili" kelimesini. Gelip geçici bir hevesmiş gibi gelir bana sevgili... Değiştirilebilen, yerine bir başkası konabilen bişeymiş gibi....
Halbuki ben onun yerine başka bir kitap koyamadım:)  Onun için sevgili olamadık belki de onunla hiç. O, "sevgilim" değil, "sevdiğim"dir. Yılların eskitemediği, dönüp dönüp okuduğum, her seferinde altı çizilecek yeni cümleler bulduğum, başka bir dilde yazılmış, başka türlü bir kitaptır "Gülden ile Hoca"...

İlk kez 1994'de yani benim üniversiteye başladığım yıl yayınlanmıştı. O dönem kitabı satın alma nedenim tamamen egosal ölçekteydi. "Vay canına! biri ismime bir kitap yazmış, hem de bir sevda yorumu kitabı" diye, raflarda dizi dizi duran yüzlerce arkadaşının arasından törenle çekip almıştım onu:) O gün bugündür hep kalbime arkadaşlık etti. En sevdiğim kitaplarım arasında yeraldı.

Bir yürek dökümü derlemesidir Gülden ile Hoca. Yazarı Ahmet İnam, kendini "Ahmet Hoca, hayatın Anadolu Lisesi son sınıfından terktir. Şimdilerde, Sevda Berberi'nde kalfa olarak çalışmaktadır. Hangi söz tıraşının ne gibi gerçekleri yansıttığı üstüne gözlemleri vardır" şeklinde ifade eden bir felsefe profesörüdür.
Kitap, geçtiğimiz yıllarda ismi "Bir Sevda Yorumu Kitabı Gülden ile Hoca" olarak değiştirilmiş ve ikinci bir önsöz eklenmiş olarak Okuyan Us Yayınları'ndan yeniden çıktı. En çok okunanlar listesinde göremezsiniz. Çünkü okuması kolay, anlaması zordur! Yazar da hakvermiş olmalı ki bana, yeni eklediği sunu bölümünde, "Her kitap, her okurun değil. Belli titreşimleri algılayıp, önemseyenlere yazılmış bir kitap. Her yüreğin sesi değil" şeklinde bir açıklama getirmiş okura.
   
"...Bu kitap, zor günlerimde yazıldı. Kazıyıp yazıladığım dünyadaki bir sevdayı beyan eder. Dilimi anlayanlar okuyup eyleşsin." der Ahmet Hoca, sevda yorumu kitabının arka yüzünde. Yıllardır Gülden ile Hoca'yı okuyup eyleşiyorum. Başka Güldenler başka Hocalar da var elbet. İstedim ki onlarda "okuyup, eyleşşin." Kitaptan beğendiğim bölümleri, çektiğim çiçek fotoğraflarıyla kalplerinize gönderiyorum. Tüm Gülden'lere ve Hoca'lara Uçan Martı'dan sevgilerle...  


"Sevdalaşalım mı?" dedi Hoca, şaşırdı, şaştı Gülden. "Bilirim, güvenirim, öğrenirim, beni seversen" dedi. "Yalnızca, bilemem, nasıl seveyim seni Hoca? Sevilmeyi bilirim de sevmede toyum". "Sevmede noksan isen, nasıl bilirsin sevilmeyi? Mızmızım, edilgenim, Gülden'im. Sanma ki ben bir öğretmenim: Öğretirken, öğrettiğinden öğrenemeyen Hoca, Güldensizdir iyice. Bana nasıl sevileceğini öğretirken, beni sev."


"Sorgucunu düzeltip sordu, Sorgucu Hoca: "Tam Hoca gibi severken, Güldenleştim, şimdi Gülden gibi sevmeye başladım; neden sürmedi bildiğim gibi sevmek?" "Madem hocasın anlaman gerek: Hoca gibi sevince, sevda dönüşür, çünkü, fırlar öne, artık karışılmaz sevdaya, sevda önde gider, dönüşür, çeşitlenir. Değişmeye dayanacak yüreğin yoksa, sevme Hoca: Sevda seni senden alır, öteler, ötekine katar, çoğalırsın; durdurur aklını. Çünkü tekler, çünkü tutar. Kim gibi seversen sev, sen Hocasın. Nice Hoca bunu anlayamadığı için, sevdayı kurutmuş ya da Hocalığı unutmuştur."


"Güldenimsi bir kız, Hocayı sevebileceğini düşündü. Ve korktu. Korku yolda koyandır.
Korku kişiyi kendinden alıkoyandır. Binlerce kızın Hoca taslaklarıyla yaşamlarını üleşmesi bu yüzdendir. Hoca, korkanlara gülümsemesiyle tanınmıştır."


"Ayrılmalar ne kadar çeşitlidir! 1001 çeşit! Gaflet ayrılıkları vardır ki en çarpıcıları bunlardır. Yıllarca ya da aylarca sevda oyunu oynanır. Oyunda, bir taraf, rahatsızlıklarını içine atıp, sürekli dolar. Bir sabah uyanır, apansız koparıverir ipleri. "Ne oldu?" der, öbürü, kıç üstü düşmüş sevda küheylanından, "her şey ne güzel gidiyordu!"


"İşine kendini iyice ver ki, sevda falan düşünmeyesin." Sevda özürlü insanlar böyle der."


"Nasıl sevişir Gülden'le Hoca? Nasıl isterlerse, öyle. Çünkü bulmuşlardır birbirlerinden bedenlerini. Doyururlar ve doyarlar. Sevişmenin canla canlandığını, ten heyecanının ancak canda can bulduğunu anlamışlardır. Canlar sevişiyorsa, tenler de. Muhabbet ve içtenlik varsa, tenler uyuşur, tadarlar birbirlerini. Cinsel sorunları olanların cansal sorunları da vardır."


"Çekişmeler, kavgalar. Var olmak, kendini kanıtlamak, kimi zaman bir düşünceye, bir inanca hizmet amacıyla... Bu çekişmelerin çoğunda, karşımızdakini anlamamak için ne denli çok direnç gösteririz. Demek ki sevdadan payımızı alamamışız, demek ki çiğ yanlarımız pek çok. Seven anlar. Yazık ki, her anlayan sevemez. Sevmek hemen uzlaşımlara girivermek değildir. Sevebilenlerden midesi rahatsız olan pek azdır. Umursamaz, boşveren de değildir, seven. Seven,tartışabilen, yenilgisini bile sessizlikle kabul edendir. Sevenin dünyası tükenmez. Çevremizdekiler, gün gelir, yaşayabileceğimiz bütün dünyaları bir bir ortadan kaldırabilirler. Sevenin her zaman bir yaşayacak dünyası olmuştur. Sevdiği onu yapayalnız bırakıp gittiğinde bile."


"Sevda dersinin ev ödevi çoktur. Ağırdır. İnsanı çileden çıkaran problemler vardır, her dersin sonunda. Çözümlerin doğru olup olmadıkları sevdazedeler öldükten sonra anlaşılır. Şurası kesindir: Yapılmayan her ödev, sevdayı zedeler, öldürür, bitirir."


"Canlarını birbirine dolayıp, ten alıp ten veren, canlaşan kimlerdir? Gülden'le Hoca sevdası yazın doruğa erer. Kirazlar meyva vermiş, bahçedeki ıslak çimenin kokusu ruhu sarmıştır. Gelecek uzun sonbahar ve kış geceleri, ilkbahar sabahları: Gülden'le Hoca'ya yaz yaraşıyor. Sayfiye sevdası değil onlarınki. Kıyılardaki budala kentli, serhoş koklaşması değil. Tenhada, kuzluk bir yerlerde, düşüncenin dinginliğinden ateş almış tadışma. Gülden ile Hoca'nın göbek adı muhabbettir."

Muhabbetiniz bol, sevdiğiniz ve sevdanız daim ola...

15 Şubat 2010 Pazartesi

Hayat En Güzel Hediye...


Popüler kültürün tüketimi teşvik oyunu diyenler, içi kıpır kıpır olanlar, amaaannn yıllardır evliyiz bizden geçti sevgili olmak diye ah çekenler, gerilenler, hediye almayı sevmeyenler, sevgilinin yolunu güllerle donatanlar, plan yapmayanlar, Allahım şu gün bir bitse de huzura kavuşak diye dua edenler, yalnız kalpler, çiftler, romantizmle arası fena halde bozuk olanlar, bizim aşkımıza senede bir gün yeter mi allasenciler, Leyla'dan geçme faslında olanlar, dört bir yanımızı saran kalpler, güller, mumlar, kırmızılar, aşk nameleri... Derken, bir "14 Şubat Sevgiller Günü"nü de geride bıraktık. Başımız göge erdi mi? Bilmem! Güzel olan dikkatimizi sevgiye, sevgiliye ve aşka yoğunlaştırmamız bana kalırsa.

Sevgililer Günü'nde hediye gerekli midir? Şartlar uygunsa neden olmasın. Hediye almanın ve vermenin mutluluğunu yaşamak çok insani bir haz. Hediye almak sevginin bir göstergesi midir? Elbette hayır! Gerçek sevginin çek edilmeye ihtiyacı yoktur ki, armağanlar sadece yaşamı renklendiren bir obje. Böyle düşünmemin nedeni belki de eşimdir. Özel günlerin hiçbirini atlamaz, mutlaka "özel" bir hediye bulur. Sıradan bir günde bile incelikle düşünülmüş, yaratıcı hediyeler alırım kendisinden:) Akşamları eve elinde bir buket çiçekle dönenlerdendir. Çıktığımız her tatilde mutlaka bir çiçek koparıp verir. Çiçeksiz döndüğüm tek bir seyahatimiz olmadı diyebilirim rahatlıkla.

Geçenlerde Mersin'e gitmişti tek başına. Malum oralarda hava Ankara'ya göre daha ılık. Menekşeler açmış. Yanında değilim ki koparıp versin. Teknolojiyi kullanarak ilan-ı aşk etti kocam:) Puslu ve soğuk bir Ankara gününde, battaniyemin içine gömülmüşken, bir baktım ki cep telefonuma harika bir mor menekşe fotoğrafı gelmiş. Ne sevimli bir hediye değil mi? Yaratıcı ve doğa dostu üstelik :)


Sevgililer günü gelmiş, acaba hatırlayacak mı? Hediye alacak mı? Bir sürpriz  hazırlar mı? gibi gerginliklerimiz hiç olmaz bizim. Hediye almayı da vermeyi de çok severiz her ikimizde. Bu sevgililer gününde de her zamanki gibi yaratıcı, üzerinde düşünülmüş, emek verilmiş hediyeler aldım. Tek farkla! Bu kez sadece hediyelerimi değil, paketlerini de çok sevdim. Atmaya kıyamadım, sakladım onları çünkü kırmızı fiyonklu paketlerin üzerinde şöyle bir siticker yapıştırılmış; "Hayat en güzel hediye"


Yanında bir demet mor sümbülle takdim edilen hediye paketlerimin birinden el yapımı, çeşm-i bülbül (renkli kristal çubukların belirli bir düzen içinde kristal kütlesine eklenerek döndürülmesi ve özel bir ustalıkla burulması ile ortaya çıkarılır) serisinden bir çift kristal serçe çıktı. Kutunun bir kenarında da; "Camın ustası/ Hayat (detayda) güzeldir" yazıyordu. Şişe Cam topluluğundaki Paşabahçe'nin fikri bu... Nasıl güzel, nasıl anlamlı mesajlar  veriyor yaşam sanatının inceliklerine dair... "Hayat en güzel hediye, Hayat (detayda) güzeldir" Hediyenin değerine değer katan bu şahane mesajların fikir sahiblerine gönülden teşekkürler... Tabii en çok da eşime :)


Serçelerime bir çift güvercin resmi eşlik etti akabinde...


Sonra eğlenceli bir paket daha... Ondan da alfabeden oluşan kurabiye kalıbı seti çıktı.


Yeni kalıplarımla henüz kurabiye pişiremedim ama hemen imzamı attım: MARTI :)


Martı, eşine ne hediye etti?
Hediye paketlerinin kırmızı fiyonklarını üstüne yapıştırıp, kocaman bir öpücük kondurdu. "Hayat en güzel hediye", ben de öyle:)