22 Mayıs 2009 Cuma

Dendroloji Okulu Ders Notları-1

"Dendroloji (Ağaç bilimi) Okulu" başlıklı yazıma kaldığım yerden devam ediyorum. Güvenç Mamıkoğlu gözetiminde Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi bahçesinde grup olarak buluştuk. Derste teorik olarak öğrendiklerimizi pratiğe dökeceğiz. Mamıkoğlu, "Ülkemizde büyük kentlerdeki üniversitelerin bazılarının yerleşkeleri botanik bahçesi gibi özenle seçilmiş ve çok iyi korunmuş, yetişkin ağaç örnekleriyle dolu. Biraz sonra gezeceğimiz Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi'nin bahçesi bu konuda her türlü takdiri hakeder, gezenleri kendine hayran bırakır" diyerek söze başladı. İlk olarak bahçenin girişinde tüm haşmetiyle bizi karşılayan "Mavi Ladin"i inceledik. Güvenç Bey, onun için "Haşin bir ağaç, ibre/iğne yapraklarını Göknar gibi okşayamazsınız" dedi. Bana göre; haşin ama mavi rengi, bulutlara değen başı, güçlü dalları ve sağlıklı görüntüsüyle insana güven duygusu veren çok estetik bir ağaç.

Sonra baklagil familyasından, üzerinde keçiboynuzuna benzeyen meyveleri olan Giledeçya (Yalancı Keçiboynuzu), Doğu Çınarı, Karaçam, Kızılçam, Sarıçam, Arizona Servisi, Çınar Yapraklı Akçağaç, Doğu Ladini, Toros Sediri, Atlas Sediri, Porsuk, tarihsel oluşum bakımından yeryüzünde yaşayan ağaçların en eskisi Ginkgo Biloba, Japon Akçaağacı, Gümüşi Ihlamur, Sumak, Doğu Karadeniz Göknarı, Kara Kavak, Boylu Ardıç... gibi ağaçlarla tanıştık. Güvenç Bey, tüm bu ağaçların özellikleri hakkında tek tek bilgi verdi.




Gördüğümüz her ağacı; çevredeki öğrencilerin yadırgayan bakışları altında onlara dokunarak, yakından inceledik.

Her gün önünden yürüyüp geçtiğimiz; gölgesinden, mevyesinden, odunundan faydalandığımız, altında oyunlar oynadığımız, yeryüzüne yaydıkları oksijeni derin derin soluduğumuz ne çok dostumuz varmış meğer... unuttuğumuz, adını dahi bilmediğimiz!
Bir süre sonra gördüğümüz ağaçlar birbirine benzemeye başladı. Ayırt etmek iyice zorlaştı. Güvenç Bey, bir ağacı aynı familyadan olan diğer bir türüyle ayırt etmenin en iyi yolunun yaprak, sürgün ve meyvesini incelemek olduğunu söyledi. Gövde çoğu zaman yanıltıcı olabiliyormuş.




Tanıştığımız tüm ağaçların fotoğraflarını burada yayınlamam şimdilik zor gibi görünüyor. O nedenle ben ilgimi çeken, gönlümü okşayan bir kaç ağacın fotoğrafını yayınlayıp gerisini sizin araştırmacı ruhunuza ve hayal gücünüze bırakacağım:)
İşte onlardar birisi: "Ağlayan Çam"! Kozalaklarının ve iğne yapraklarının üzerinde gözyaşını andıran reçine görüldüğünden bu ad verilmiş kendisine. Doğal yetişme alanı Himalaya Dağları olduğu için nam-ı diğer "Himalaya Çamı" Ankara'ya da gayet güzel uyum sağlamış. Diğer çam türlerinin hiç birine benzemiyor. İğne yaprakları çok uzun ve yumuşacık, püskül gibi. Böylesine naif bir ağaçtan beklenmeyecek büyüklükte kozalakları var.

Bir diğeri ise "Anadolu Kestanesi" Bu ağacı özel kılan, Ankara iklimine uygun bir ağaç türü olmasına rağmen, yerini yadırgamadan neşeyle büyümüş olması. Üstelik başkentin tek kestanesi! Henüz yaprakları yeni yeni çıkıyor.

Beyaz çiçekli at kestaneleriyle komşu olan "Anadolu Kestanesi"nin gövdesi ve yaprakları... Merak edip, üşenmeyip gidip görmek isterseniz hemencecik tanıyın diye:)



Ve... son olarak gönlümün sultanı, İstanbul boğazının mor-pembe çiçekli güzelleri Erguvan! Nisan ayının gelmesiyle birlikte yapraklanmadan önce çiçekleniyor. Dalların yanısıra gövdenin üzerinde bile gruplar halinde çiçek açıyor. O kadar romantik bir ağaç ki yaprakları bile kalp biçiminde:)



Ailece katılmaktan büyük keyif aldığımız Dendroloji Okulu'nda öğrendiklerimizi doğa dostları ile paylaşmak istediğimden, derste tuttuğum notlara blogumda yer vermeye karar verdim. İleri de bulabildiğim ağaçları gövde, yaprak ve meyveleri ile fotoğraflayıp amatörce "Ağaç ve çalı albümü" hazırlamayı düşünüyorum. Çünkü onları yakından tanımak bizi çok mutlu etti, ufkumuza yeni güzellikler kattı. Dilerim sizler için de aynı duyguları uyandırır.

Tıpkı ağaçlar gibi toprağın derinlerine kök salmanız, güneşe dallarınızı uzatmanız, başınızın üstündeki beyaz bulutlara gülümsemeniz, rüzgarla dans etmeniz dileğiyle...

İşin sıkıcı, oku oku bitmeyen, ama olmazsa olmaz kısmı; ders notlarının ilk bölümü...

-TOHUMLU BİTKİLER-
1)Açık tohumlular
2)Kapalı tohumlular
AÇIK TOHUMLULAR: Kışın yaprağını dökmeyen ibre/iğne yapraklı ağaç ve ağaçcıklardır. Tümü odunsudur. Çiçeklerinin döllenmesi rüzgarla gerçekleşir. Gerçek meyve oluşumu yoktur.
Tohumlar yaprakçıklar tarafından sarılmıştır. Çiçekler tek eşeyli/cinslidir; buna karşılık bitkinin kendisi bir yada iki evcikli olabilir.

TÜRLERİ:

GÖKNARLAR
Her dem yeşil. İğne yapraklı. Bir eksen üzerinde büyürler. Genç yaşlarda piramidal, orta yaşlarda konik yapıya sahip. İleri yaşlarda ağacın tepesinde "çökme" denilen yayvanlaşmalar görülür. Göknar "İstilacı" bir türdür. Gölgeye çok dayanıklıdır. Uzun süre siper altında kalsa bile yaşamaya devam eder. Yüksek hava nemi ve toprak isteği fazladır. Donlara karşı duyarlı bir türdür. 2000m. yükseltiye kadar çıkabilir. Gövdesi düzgün ve dolgundur. İbre/iğne yaprakları yassı (Ladin ile ayrımında önemli bir anahtardır) ve uçları çoğunlukla küttür. Yaprağın alt yüzünde gri-mavi çizgiler (stoma) bulunur. İğne yapraklar ağaç üzerinde uzun süre (8-11 yıl) kalır. Aynı ağaçta erkek ve dişi çiçekler ayrıdır. Erkek çiçek bir eksen etrafında sarmal olarak dizilir. Dişi çiçek ise yumurta biçiminde silindirik yapıdadır. Kozalaklar 15-20cm. uzunluğunda ve ağaçların tepesinde "dik" olarak dururlar.

Türkiye'de doğal olarak yetişen 4 türü vardır.

1)Uludağ Göknarı: Dünyada yalnızca ülkemizde yetişen (endemik) türdür. Karadeniz Bölgesi'nde, Kızılırmak'ın batısında, Marmara Bölgesi'nde, İç Anadolu'da Eskişehir ve Ankara'nın Kızlcahamam dolaylarında görülür. Sık ve ince dallı; geniş tabanlı, piramit biçimli; 35-40m. boylanabilen bir ağaç türüdür. Gövde açık gri renkli, yaşlanınca ince oyuklu ve çok sık dallıdır. Yaprakları 2.5-3cm. uzunlukta, uçları küt, hem alt hem de üst yüzeyinde mavimsi iki çizgi vardır. Kozalakları ortalama 5cm. çapında ve 15cm. uzunlukta ve reçinelidir.
2)Doğu Karadeniz Göknarı: Karadeniz Bölgesi'nde, denizden 800-1600m. yükseklikte bulunur. Geniş tabanlı, piramit biçimli ve dallar yana doğru sarkıktır. 40-50m. boylanabilir. Gövde açık gri renkli, yaşlanınca ince oyuklu ve çok sık dallıdır. Yaprakları 2.5-3cm. uzunlukta, uçları girintili yada küttür. Yalnızca alt yüzünde mavimsi iki çizgi (stoma) vardır. Kozalakları Uludağ Göknarı'nda olduğu gibidir.
3)Toros Göknarı: Akdeniz Bölgesi'nde; batı, orta ve doğu Toroslar ile Amanos (Gavur) Dağı'nın çoğunlukla kuzey yamaçlarında denizden 1350-1700m. yükseklikteki kuşakta yayılmaktadır. Piramit biçimli, tepesi ileri yaşlarda dar ve dik; dallar üst kısımlarda yukarı, aşağı kısımlarda ise aşağı sarkıktır. 20-30m. boylanabilmektedir. Gövdesi düzgün ve diktir, dolgun değildir. Kabuklar genç yaşlarda pürüzsüz, ileri yaşlarda alt kısımlarda pul pul derin çatlaklıdır. Yapraklar parlak, açık renkli, dar ve uzundur. 1-5-4cm. uzunlukta, uçları az kertikli, alt yüzlerinde mavimsi iki çizgi bulunur. Kozalakları çoğunlukla açık yeşil, kahverengimsi ve bol reçinelidir. 15-25cm. uzunluğundadır.
4)Kazdağı Göknarı: Endemik türdür. Biga Yarımadası'nda, Edremit yakınlarındaki Kaz Dağları'nda bulunur. Sık ve ince dallı; geniş tabanlı, piramit biçimli; 35-40m. boylanabilen bir ağaç türüdür. Gövde açık gri renkli, yaşlanınca ince oyuklu ve çok sık dallıdır. Yaprakları daha kalın, ışık alan kısımdaki uçları sivri, diğer kısımları küt veya kertiklidir. Kozalakları 15-20cm. boyunda, silindir biçimlidir.

Park ve bahçelerde bulunan egzotik türleri ise;
1)Avrupa Göknarı
2)İspanya Göknarı
3)Gümüşi Göknar


LADİNLER
Dünyada , Kuzey yarımkürenin yağışlı, özellikle de yüksek nemli bölgelerinde doğal olarak yetişebilen 40 dolayında türü bulunan ladinlerin ülkemizde, yalnızca "Doğu Ladini" türü bulunmaktadır.
Doğu Ladini: Ülkemizde Kuzeydoğu Anadolu Bölgesi'nde, Ordu'da denize dökülen Melet Irmağı'nın doğusunda, sıradağların denize bakan yamaçlarındaki nemli bölgelerde saf ve doğu kayını, sarıçam ve doğu karadeniz göknarıyla karışık ormanlar oluşturmaktadır. Tek eksenli, düzgün-dolgun gövdeli, sivri tepeli ve sık dallı görünümlüdür. 60m. boylanabilir ve 1.5-2m. çap yapabilir. Genç yaşlarda açık/gri renkli ve düzgün kabuklu olan gövde ileri yaşlarda koyu renkli ve çatlaklı olur. Gövdenin her iki yanında bulunan dallar, genç yaşlarda yukarıya doğru; ileri yaşlarda aşağıya doğru sarkar. Ladin türleri içinoe en kısa yapraklı (3-11mm) tür olan doğu ladininde ibreler/iğneler koyu ve parlak yeşil renklidir.; uzunca süre kalıp döküldükten sonra sürgün üzerinde törpü biçiminde çıkıntılar bırakır. İbrelerin enine kesitleri dört köşelidir ve her yüzeyde belli belirsiz mavimsi çizgiler (stoma) bulunur. Sürgünlerinin ucunda yer alan ve 1cm uzunluğunda, üzeri pullarla örtülü kozalakçık biçimindeki erkek çiçekler kırmızı, dişi çiçekler/kozalaklar ise morumsu kırmızı renklidir. Kozalaklar 4-9cm uzunluğunda, silindir biçimlidir. Pulları yuvarlak ve kenarları dişsizdir. Sığ kök yapan doğu ladini rüzgarla kolayca devrilebilir.

Park ve bahçelerde bulunan egzotik türleri ise;

1)Mavi Ladin:
Ülkemizde doğal olarak yetişmemekle birlikte park ve bahçelerde çokça yer verilen mavi ladin halk arasında "Mavi çam" olarak adlandırılır. İbre yapraklarının açık mavi rengiyle diğer ladin türlerinden ayrılır. Uygun koşullarda 30-40m boylanabilir. Sürgünlerin her yanında sıkça yeralan ibre yapraklar 2-3cm uzunluğundadır ve her yüzeyinde 4-5 mavimsi çizgi bulunur. Kozalaklar 8-10cm uzunluğundadır. toprak isteği az olan mavi ladin, yaz kuraklığı ve kış soğuklarının yanısıra hava kirliliğine karşı da dirençlidir.
2)Avrupa Ladini: Mavi ladinin aksine toprak ve nem isteği yüksek; hava kirliliğine karşı duyarlıdır. İbre yapraklar 1-2cm uzunluğunda, parlak yeşil renkli ve uçları batıcıdır. Kozalaklar 10-15cm uzunluğunda yeşil ve kırmızımsı renklidir.

ÇAMLAR
Dünyada ve Türkiye'de en yaygın ibre yapraklı ağaç cinslerinden biridir. Dünyada 90 civarında türü bulunan çamların 5 türü ülkemizde doğal olarak yetişiyor. Bu çamlar piramit biçimli, dalları gövdenin etrafında dizilmiş ve iğne yapraklıdır. Uzun ve kısa sürgünleri bulunur. İlkbaharın sonuna doğru oluşan erkek çiçekler, genç sürgünlerin dip kısımlarındaki pulcukların koltuğunda
bulunur. Kozalaklar biçimindeki dişi çiçekler ise sürgünler üzerinde çoğunlukla yan durumludur.

1)Karaçam:Ülkemizde karaçamın çoğunlukla "Anadolu karaçamı" olarak adlandırılan alt türü bulunmaktadır. Karaçamının 4 çeşidi (Anadolu karaçamı, ehrami karaçam, ebe karaçamı, büyük kozalaklı karaçam) ülkemizde doğal olarak yetişebilmektedir. Karaçam görünüm olarak düzgün yapılı, uzun boylu (20-30m), kalın dallıdır. Gövde; düzgün, koyu gri renkli, kalın, derin çatlaklıdır. Yapraklurı; uzun (15-20cm), koyu yeşil renkli, kıvrık ve ucu batıcıdır. Kozalaklar; 5-15cm, yumurta biçimli, simetrik, çok kısa saplıdır. Tomurcuklar; silindirimsi, uçları sivri, büyük ve reçinelidir.
2)Kızılçam: Türkiye'de %47'si Akdeniz, %18.5'i Ege, %10'u Marmara Bölgeleri'nde olmak üzere 3.7 milyon hektar alanda saf orman oluşturmaktadır. Görünüm olarak çoğunlukla bozuk yapılı, orta boylu (15-20m), üst kısımları kalın dallıdır. Gövde düzgün değildir. Üst kısımlarda ve genç dallarda bronza yakın bir renk hakimdir. İğne yaprakların uzunluğu 15-18cm açık ve koyu yeşil renklidir. Kozalakları 6-10cm uzunluğunda, topaç biçimli, kısa saplı, dik yada yan duruşlu, birkaçı birlikte ve kırmızımsı kahveringidir. Tomurcukları yumurta biçimli, tomurcuk pulları yere dönük, kenarları kirpikli ve reçinelidir.
3)Sarıçam:Genç ağaçların gövdelerinde, yaşlıların ise gövdenin üst kısımları ile genç dallarda hakim olan "tilki sarısı" renkli kabuğu, mavimsi yeşil renkli, kısa ibreli yaprakları ve küçük kozalakları ile diğer çam türlerinden kolayca ayrılır.
4)Fıstıkçamı:Şemsiye biçiminde, yaygın tepeli, orta boylu (15-20m), büyük ve kalın dallı bir çam türüdür. Yaprakları 10-15cm uzunluğunda, açık yeşil renkli ve kenarları dişlidir. Kozalakları asimetrik, saplı ve aşağı sarkıktır. Tomurcukları kırmızımsı, yumurta biçimli, çoğunlukla reçinesizdir.
5)Halepçamı:Dış görünümü kızılçama benzer. Gövdesinin grimsi rengi ve uzun saplı kozalak uçlarının yere doğru bakmasıyla kızılçamdan ayrılır. Muğla'da Milas-Bordrum arasında ve Adana'nın Yumurtalık ilçesi dolaylarındaki halepçamı ormanları ve toplulukları "tabiat koruma alanı" olarak ayrılmıştır. Halep çamı çoğunlukla bozuk yapılı, kısa boylu (10-15m), ince dallı bir çam türüdür. Yaprakları uzun (8-15cm), açık yeşil renkli ve çoğunlukla ikili, kimilerinde üçlüdür. kozalaklar 10-20cm uzun konik biçimli, uzun ve kalın saplı, aşağı sarkıktır. Tomurcuklar küçük ve reçinesizdir.

SEDİRLER
Dünyada; Kuzey Afrika, Kıbrıs, Himalayalar, Nepal ve Güney Anadolu'da doğal olarak yetişen sedirin 4 türü bulunmaktadır. Ülkemizde bu türlerden yalnızca Toros/Lübnan Sediri yetişmektedir. Kural olarak Güney Anadolu Bölgesi'nde doğal olarak yetişmekle birlikte; Afyon'nun Sultandağı ile Emirdağ-Yukarı Çaykışla Vadisi, Tokat'ın Erbaa-Çatalan ile Niksar-Akıncıköy dolaylarında da doğal olarak yetişmiş toros sediri toplulukları vardır.

1)Toros Sediri: Çoğunlukla dolgun gövdelidir ve genç yaşlarda yeşilimsi kül renkli, düz olan kabuk ağaç yaşlandıkça koyu gri renge, çatlaklı ve pullu bir yapıya dönüşmektedir. Kalın dallı, tepesi genç yaşlarda tek sürgün inceliğindedir; ancak, yaşlandığında yayvanlaşıp şemsiyemsi bir biçim alır. İbre yapraklarının birkaçı birarada kısa bir sapın ucunda bulunur. Fıçı görünümlü kozalakları sürgünlerin üzerinde "dik" olarak durur.

Park ve bahçelerde bulunan egzotik türleri ise;

1)Mavi Sedir/Atlas Sediri:30-40m boylanabilir. Kısa bir sürgüncüğün üzerinde 20-30'u birarada bulunan kısa ve mavimsi ibre yaprakları ve küçük kozalakları ile diğer sedir türlerinden ayrılır.
2)Himalaya Sediri: 50m boylanabilen himalaya sediri, ibre yaprakları en uzun (3-5cm) olan sedir türüdür. Diğer sedir türlerinden daha büyük kozalaklara sahip olmasının yanısıra tepe ve yan dallardaki sürgünlerin uç kısımları aşağı doğru sarkıktır.

SERVİLER
Dünyada çok geniş bir yayılış gösteren servilerin 20 dolayında türü bulunmaktadır. Ülkemizde ise Akdeniz servisi/adi servi olarak adlandırılan bir türün 2 çeşiti doğal olarak yetişmektedir. Uygun ekolojik koşullarda 20-30m boylanabilen akdeniz servisi, Akdeniz havzasının özgül ağaç türlerinden birisidir. Koyu yeşil pul yapraklar, çoğunlukla köşeli veyuvarlağımsı sürgünlerin üzerini karşılıklı olarak sıkıca sarmıştır.2-3cm çapındaki küremsi kozalaklar beşgen görünümlü 6-12 odunsu puldan oluşmuştur.

1)Piramit Biçimli Akdeniz/Mezarlık Servisi:Güney ve Batı Anadolu'da, denize yakın yörelerde daha çok park, bahçe ve mezarlıklarda dikilmiş olarak bulunur, orman oluşturmaz. Uzun piramit biçimi, gövdeye koşut yukarı doğru uzanan sık dalları ve koyu yeşil görünümüyle diğer çeşitten kolayca ayrılır.
2)Dallı Akdeniz Servisi: Piramit biçimli Akdeniz servisinden farklı olarak dallar gövdeye dik bir konumda ve kalındır. Uzaktan toros sedirini veya göknarını anımsatır. Antalya'nın manavgat dolaylarındaki Köprülü kanyon'da 500 hektar genişliğinde saf orman ve kısmen de kızılçamla karışık topluluklar oluşturur.

Park ve bahçelerde bulunan egzotik türleri ise;

Mavi Servi:20-25m boylanabilen bu servi türü genç yaşlarda kırmızımsı, ileri yaşlarda ise koyu griye dönen gövdesi, uzun şeritler biçiminde çatlaklıdır. Dallar gövdeye diktir. Sürgünler köşeli ve kalın, pul yapraklar da mavimsi yeşil renklidir. 2-3cm çapındaki kozalaklar kırmızımsı-kahverengi renkli, 6-8 puldan oluşur.

PORSUK
Dünyada 7 türü bulunan porsuğun ülkemizde yalnızca bu türü doğal olarak yetişir. Çoğunlukla ağaçcık boyutunda olmakla birlikte kimi yörelerde 20m boylanabilen, anıtsal özelliklere sahip porsuklar da vardır. Çoğunlukla Karadeniz Bölgesi'nde, Batı Anadolu'da, Kaz dağları ile Trakya'nın kuzeyinde, Demirköy dolaylarında ve Güneydoğu Anadolu'daki Amanos Dağları'nda doğal olarak yetişir. Orman oluşturmaz, nemli yerlerdeki karışık ormanlarda tek tek yada küçük topluluklar halinde yer alır. park ve bahçe düzenlemelerinde yaygın olarak kullanılır.
Son derece sık dallı, yuvarlak veya konik biçimlidir. Gövdesi kahverengi, ince kabukludur. İbre yaprakları göknarı anımsatacak biçimde yassıdır ve altında belli belirsiz iki çizgi bulunur. Bir cinsli iki evcikli olan porsukların dişi çiçiklerinde yalnızca bir tohum bulunur. Tohum olgunlaştıktan sonra canlı bir kırmızıya dönüşen etli bir örtüyle kaplanır. Yaprakları zehirlidir.

MAZILAR
Ülkemizde doğal olarak yetişmez. Park ve bahçelerde yaygın olarak 2 türü kullanılır. Sık dallı, piramit biçimli, koyu yeşil renkli bir görünüme sahiptir. Yaprakları pulsudur ve sürgünler üzerinde karşılıklı sıralanmıştır. Sıkça karıştırıldıkları ardıç ve servilerden sürgünlerinin yassı görünümleri ve kozalaklarının biçimleriyle ayrılabilirler. Bir cinsli ve iki evcikli olan mazılarda erkek ve dişi çiçekler yan sürgünlerin ucunda bulunur. Dişi çiçeklerde 4-6 pul, karşılıklı çapraz biçiminde birbirinin üzerini örterek oval kozalaklar oluşturur.

1)Doğu Mazısı:Daha yaygındır. Yası ve yan sürgünler dik duran bir levhayı anımsatır. İlk zamanlar mavimsi yeşil olan kozalak olgunlaşınca kahverengiye dönüşür ve pullarının arkasında çengelimsi çıkıntılar bulunur.
2)Batı Mazısı:
5-10m boylanabilen küçük bir ağaçtır. Ülkemizde park ve bahçelerde çit oluşturmak amacıyla kullanılır. Hem çelik hem de tohumla üretilebilir. Odunu güzel kokulu ve sık dokuludur. Çoğunlukla bir kaç gövde oluşturur. Erkek ve dişi çiçekler aynı ağaçta yer alır.

ARDIÇLAR
Dünyada Kuzey Y0arımküre'deki farklı yükseltilerde 60 dolayında türü doğal olarak yitişir. Ülkemizde doğal olarak yetişebilen, birisi iki alt türlü 6 ardıç türü bulurnmaktadır.1.1 milyon hektar saf ve karışık orman oluştururlar.

1)Küçük Kozalaklı Katran Ardıcı: Trakya ve İç Anadolu'nun Tuz Gölü çevresi ile Doğu Anadolu dışında tüm Anadolu'da doğal olarak yetişir. Eskiden odunundan katran elde edildiği için bu adı almıştır. Yapraklar 2cm uzunlukta, batıcı sivriliktedir ve sürgünleri diktir. Kozalakları üzümsü,8-10cm, önceleri mavi dumanlı, olgunlaşınca kırmızımsı kahverengi olur.
2)Büyük Kozalaklı Katran Ardıcı: İzmir, Çeşme, Kuşadası ve Söke dolaylarında denize yakın kumluklarda yetişir. Her zaman yeşil, iğne yapraklı, gençken piramidal, yaşlanınca dağınık tepeli bir ağaçtır. 5-6m boylanabilir. Gri kahverengi gövde dikine çatlaklıdır. 50-60cm çap yapabilir. Yapraklar 3 cm uzunlukta, batıcı sivrilikte ve esnek, sürgünleri diktir. Kozalaklar üzümsü,12-18cm, önceleri mavi dumanlı, olgunlaşınca kırmızımsı kahverengi olur.
3)Bodur Ardıç:
Türkiye'de iki alt türü bulunur. Trakya'da dar bir alanda yetişen alt türü "yatıcı adi ardıç", Anadolu'da yetişen alttürü "bodur ardıç" olarak adlandırılır. Yüksek yerlerde yetişir. Sağlam odunu çit kazığı olarak ve tornacılıkta, kozalakları içki yapımında "cin"e aroma katmak için, kozalaklarından elde edilen yağ ise tıpta kullanılır.
4)Çin Ardıcı: Her zaman yeşil, pul yapraklı, yerde sürünen bodur çalı ya da 15-20m. boyunda bir ağaç biçiminde olabilir. Morumsu gövde kısa ve eğridir. İleri yaşlarda kabuk ince levhalar halinde dökülür. Koyu mavi kozalaklar 5-18mm çapındadır, üzerleri buğuludur.
5)Karaardıç:Yerde sürünen yatık çalıya ya da 3-4m boylanabilen bir ağaçcıktır. Karabük Keltepe'de, Sivas Yıldız Dağları'nda, Maraş Ahırdağ'da ve Manisa Dağı'nda doğal olarak yetişir. Kurutulmuş yaprak ve sürgünleri eskiden ilaç olarak kullanılmış. Gövde morumsu gri renkli
6)Kokulu Ardıç: 10-15m boylanabilen, genç yaşlarda düzgün gövdeli, piramidimsi, dallar yukarıya dönük, odunu güzel kokulu bir ağaçtır. Tohumunun çimlenme zorluğu vardır. Boylu ardıca çok benzer. Sürgünlerinin kalın, dört köşeli ve daha koyu yeşil, daha büyük pul yaprakları ve kozalakları ve kozalak içindeki tohum sayısının az olması ile ondan ayrılır.
7)Boylu Ardıç: Gençken piramidal, ileri yaşlarda yayvan tepeli bir ağaçtır. 15-20m boylanabilir. Gri yeşil pul yapraklarından dolayı "Bozardıç" olarak da adlandırılır.Sıcağa soğuğa, kuraklığa dayanıklıdır. Koyu mor, kırmızı renkli odunu da çok dayanıklı ve kalitelidir. Bazı müzik aletleri yapımında özellikle tercih edilir. 300-3500m yüksekliklerde yetişebilir. İç Anadolu'nun ortası ve Fırat Dicle havzaları dışında tüm Anadolu ve Trakya'da yaygın olarak yetişir. kokulu Ardıç'a çok benzer, ondan sürgün ve yapraklarının daha ince olması, yapraklarının boz, mavi yeşil rengi, kozalaklarındaki tohum sayısının çok fazla olmasıyla ayrılır.
8)Finike/Servi Ardıcı:
Çalı ya da 5-6m boylanabilen küçük bir ağaçtır. Uzaktan serviye benzer, bu nedenle servi ardıç olarak da adlandırılır. Muğla, Aydın ve İzmir'in sahil kesimlerinde makiler arasında küçük gruplar halinde veya tek tek bulunur. Eskiden odunu gemi ve bina inşaatlarında kullanılmış, sürgün ve dallarından kokulu katran elde edilmiştir. Kozalaklar 2 yılda olgunlaşır, 3 çift puldan oluşur. Tohum sayısı 3-6 kadardır.

Park ve bahçelerde bulunan egzotik türleri ise;

Kurşun Kalem Ardıcı:
Pul yapraklı, gençken piramidal, ileri yaşlarda dağınık tepeli bir ağaçtır. 10-15m boylanabilir. Odunları budaklı, keskin kokulu ve çok dayanıklıdır, ancak kolay işlenir. Kurşun kalem yapımında ve oymacılıkta kullanılır. Gri kızıl kahverengi gövde dikine çatlaklıdır. 1m. çap yapabilir. Küre yada yumurta biçimindeki kozalaklar 4-6mm boyundadır. Bir yılda olgunlaşır, önceleri yeşil, sonra açık gri, olgunlukta koyu mavi renktedir. Genellikle 1-2 tohum içerir.

05 Mayıs 2009 Salı

Dendroloji Okulu

Yeniden okula başladım.
Üniversiteden mezun olduktan tam 11 yıl sonra yine amfide derse girdim, notlar aldım. Tekrar o sıralara dönünce anladım, şikayet ederek geçirdiğim üniversite yıllarımın ne kadar güzel ve değerli olduğunu... Ayrıca özlemişim de ders dinlemeyi, yanımdakilerle fısır fısır konuşmayı, heyecanla arayı beklemeyi, elimde not defterleriyle plastik bardaktan çay içmeyi ve daha neler neleri... Neden hayatımızdaki özel anların kıymetini hep sonradan anlıyoruz acaba? Bilmem ki, belki büyüdüğümüzden!
Kararlıyım bu kez okul günlerimin (kısa da olsa) keyfini sonuna kadar çıkaracağım. Hocalarımı can kulağıyla dinleyeceğim. Ders notlarını düzenli tutacağım. Dersi kaynatmamaya özen göstereceğim. Proje ödevlerimi oflayıp puflamadan eksiksiz yapacağım.
Hipokrat yemininden beter oldu ya, neyse içimden geldi bir kere:) İçimdeki bu örnek öğrenci profili 11 yıl önce nerelerdeyse artık?
Evet, herşeyin bir zamanı varmış. Üniversitedeki dersler bitmiş ama hayattakiler bitmemiş... Üstelik ne zaman biteceği de hiç belli değilmiş. Öğrenmenin sonu yokmuş çünkü...

Amfiler de epey değişmiş. Saatlerce oturmaktan popomuzu acıtan sandalyeler yerini kendi etrafında dönen, omurgayı kavrayan, kırmızı şık koltuklara bırakmış. Hocalar dersi projeksiyonla anlatıyor. Duvara yansıtılan önemli bölümlere kırmızı ışıklı lazer kalemle dikkat çekiyor. Dersi dinledikçe dinleyesiniz geliyor o kadar yani:) Kafamın üstündeki düşünce baloncuğunda, "Böyle amfide dedem de okurdu" yazıyor o an:) Mutlu mesut, ağzım kulaklarımda, pür dikkat dersi dinlerken; gözüm yanımdakilere takılıyor. Sınıf arkadaşlarım. Onlara bakınca ağlamak istiyorum. Bir yanımda eşim diğer yanımda oğlum. Hayal gibi... Yıllar gerçekten su gibi akıp gitmiş, beni çoğaltarak...

Lise yıllarında üniversite sınavlarına hazırlanırken, en yakın dostum ve sınıf arkadaşım Leyla ile uzun uzun konuşur hayaller kurardık; hangi üniversiteyi kazanacağız, yıllar sonra nerelerde olacağız, kiminle evleneceğiz, kaç çocuğumuz olacak diye... Çıkardığımız sonuçlara kahkahalarla güldüğümüz olurdu. En önemli gündem maddemiz, ne olursa olsun ayrılmamak ve hep birbirimizin hayatında kalmaktı. İşi sağlama almak için ikizlerle evlenelim en iyisi derdik:) Sonra Leyla hayalimize farklı bir boyut getirirdi: "Kızım çocuklarımız da ikiz olur o zaman, ayvayı yeriz. Anneeee diye zırlayan iki tane velet durmadan peşimizde düşünsene!" Gülerdik, karnımıza ağrılar girene dek...
Final ne oldu derseniz, farklı kentlerde üniversiteye devam ettik. Evlenecek ikiz bulamadık. Haliyle ikiz çocuklarımız da olamadı. Uzun mücadeleler sonucu aynı kentin havasını solumayı başardık. Benim karnımda değil, yüreğimde büyüyen oğlum Çıray Kaya; onun da henüz 3 aylık kızı Zeyno Beren oldu. Şimdi iki çocuğum var diyorum. Çünkü Zeyno Beren'in ikinci annesi oldum. Daha zaman ne gösterir bilinmez tabii :)

Leyla ile hayallerimiz bitti mi? Yok daha değil! Şimdi de diyoruz ki, "Yaş kemale ermeye başlıyor. Emekliliğimize şu kadar zaman kaldı. Çoluk çocuk çömlek hep birarada, aynı bahçe içinde bir çiflik evinde yaşasak. Çifçi olsak, kendi domatesimizi, biberimizi, salatalığımızı yetiştirsek, limon kokulu sabahlara uyansak, ördekler, kuzular beslesek, bahçemizde bin bir çeşit ağaç olsa, çocuklarımız altında saklambaç oynasalar, ağaçların isimlerini uzaktan ezbere bilseler..." Orada durduk işte! Biz biliyor muyuz ki? Üç-beş meyve ağacının dışında çevremizde gördüğümüz, altında soluklandığımız hangi ağaca ismiyle sesleniyoruz ki? Ağaç deyip geçiyoruz. Ama çocuklarımız da ağaçların isimlerini bilsin istiyoruz!

Uçan Martı hadi bakalım uçma zamanı. Ağaçları yakından tanı, onların dünyasına gir...
Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunlar Derneği'nin http://www.kirsalcevre.org.tr/ her yıl Mayıs ayının ilk haftasında ücretsiz olarak düzenlediği Dendroloji (Ağaçbilim) Okulu'na ailece kaydımızı yaptırdım. Leyla, Ankara dışında doğum iznini kullandığı için gelemedi. Onu da temsilen geçtiğimiz haftasonu Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü'nde ilk dersimize başladık.

Bölüm bünyesinde bilimsel araştırma ve denemelerde değerlendirilmek üzere 36 dekarlık bağ , 31 dekarlık meyve bahçesi ve 10 dekarlık sebze bahçesi ile 300 metre karesi ısıtmalı 660 metre karelik cam sera yer alıyor. Üniversitelerin taş binadan ibaret o soğuk havasından uzakta, yemyeşil, çiftlik gibi bu yerde öğrenciler staj yapıyorlarmış. Çok şanslılar...

Dendroloji (Ağaçbilim) Okulu'nda, 2-23 Mayıs tarihleri arasında her cumartesi devam edecek olan dersler sabah 10:00'da başlıyor ve öğleden sonra 14:00'de bitiyor. Görsel ve teorik sunuşla Türkiye'de doğal olarak yetişen ve parklarda bulunan açık tohumlu egzotik ağaç türlerinin anlatıldığı ders sonrası gruplar halinde eğitimcilerimizle öğrendiklerimizi pekiştirmek üzere parklara dağıldık. Gruplar soyadlarına göre oluşturulmuş. Biz 5. gruptaydık, fakat "Türkiye'nin Ağaçları ve Çalıları" kitabının yazarı N. Güvenç Mamıkoğlu'nun eğitimciler arasında olduğunu öğrenince, çaktırmadan onun grubuna dahil olduk:)
İstikamet Tandoğan'daki, bahçesindeki ağaçlarıyla ünlü Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi... Hani, Erdal İnönü "fizik" okusun diye kurulduğu iddia edilen, Ankara taşından yapılmış tarihi fakülte:)

Kampüsteki "Akademi Restoran"da, öğle yemeği molası verdik. Salata ve "Akademi tavuk külbastı" yedik. O kadar lezzetliydi ki, bahçesinde pembe-mor erguvanların açtığı bu güzelim restorana sık sık gelmeye karar verdik.
Sıra geldi kampüsteki ağaçları yakından inceleme gezimize ama bir sonraki yazımda...

Dostoyevski, romanları içerisinde bir başyapıt olan "Budala" da şöyle der: "Bir ağacın önünden onu sevmeden, onun var oluşundan mutluluk duymadan geçilebileceğini aklım almıyor."
Benim de!
Bugün evinizin veya işyerinizin bahçesindeki, sokağınızın köşesindeki ağaca dokunun, sevin, ismini öğrenin, dost olun onunla. Vee... her gün ismiyle bir selam çakın yeni dostunuza.
Merhaba karaçam, merhaba göknar, merhaba beyaz çiçekli at kestanesi...

21 Nisan 2009 Salı

Bahar...

Bahar; yenilenme, tazelenme, temizlenme mevsimi. Doğayla birlikte uyanma, tomurcuklanma ve rengarenk olma zamanı. Bir bakıma yeniden doğuş...

Bahar çocuğu olarak dünyaya gözlerimi açmış olmamdan mıdır bilmem, çok severim ilkbaharı... Her baharda çığlık çığlığa yeniden doğar, baştan aşağı çiçeklenirim. İçimde ılık ve hafif bir rüzgar eser. Saçlarım dağılır. Gözlerim büyür. Burnumun ucunda hep o taze bahar kokusu... Nefes alırken mis gibi kokan havayla ciğerlerimi doldurur, nefes verirken kalbimde biriken ne kadar olumsuz duygu varsa hepsini bıkarım. Bir bahar dalıyımdır artık. Hafif, taze, şeffaf, bazen beyaz bazen de şeker pembe...

Babaannem meyve çiçeklerine "bahar" der. Zamanı takvimden değil, ağaçların dilinden öğrenir.
Meyve ağaçlarının çiçeklerine bakarak baharı duyar. Evin içini dışını çiçeklerle doldurur her bahar. Ve o çiçeklerden yaşamın hüzünlerine karşılık, yaşama sevinci biriktirir. Ben de ondan öğrendim "bahar" sevincini. Her bahar, yaşadığımız yeri çiçek buketine çeviren meyve ağaçlarının isimlerini bir de...

Çocukluğumda evlerin küçücük bahçelerinde, mahalle aralarında hatta sokakların ortalık yerinde, bin bir çeşit meyve ağacı yaşardı. Armutlar, elmalar, narlar, ayvalar, şeftali ve kayısı ağaçları; kirazlar, erikler, bademler, cevizler... Bu ağaçların bulunmadığı bahçe, bahçeden sayılmazdı.

Bahçelerinde meyve ağaçlarının çiçek açtığı evlerde oturmuyoruz artık. Ne meyve ağaçlarının ne de baharda rengarenk çiçekler açan park ağaçlarının isimlerini bilmiyoruz çoğumuz.

Çiçek açmış güzelim ağaçları uzaktan ve bir yabancı olarak seyrediyoruz. Bir köşe başında bembeyaz, top top çiçeklenmiş erik ağacını, bademi, kayısıyı fark etmeden, çiçeklerine dokunmadan geçip gidiyoruz yanlarından. Kışın meyve ağaçlarına bakıp, "Renk renk çiçek açsın, yüreğimi bembeyaz düşlerle süslesin, pembe-beyaz çiçeklerini okşayıp seveyim, sonra meyveye dursun; meyvelerini kendi ellerimle koparayım. Reçeller kaynatayım, marmelatlar yapayım..." diye bekleyip duran kadınlar da azaldı. Kent hayatındaki "yaşam telaşında"...

"Baharın müjdecisi" badem ağaçlarıdır. Baharın gelişini ilk o kutlar. Meyve ağaçlarının en haylazı, en başına buyruk, en risk almayı sevenidir. "Herşeyin bir zamanı vardır" demez, Mart geldi mi, azıcık güneşi görsün yeter! Hemen tomurcuklarını patlatıp, açar. Pembe, beyaz...
O çiçekler çağla olur çıtır çıtır yenesi. Sonra içindeki beyaz sulu çekirdek olgunlaşarak badem olur. O bademlerden yazın içimizi serinleten buzlu badem yapılır. Yetmez! badem çekirdeği kurur; iç badem, kuru badem olur. Kavurursun tuzlu badem, şekerleyip ezersin olur sana nefis bir badem ezmesi. Bir de damakları çatlatan acı badem kurabiyesi olur ki, yeme de yanında yat:) Güzellik sütü, kremi de cabası!
Bakın şu minik, asi badem ağacının yaptığına...

Badem Ağacı dedin mi aklıma Datça gelir, Can Yücel gelir... Bir de Aziz Nesin'in "Arkadaşım Badem Ağacı" şiiri, Badem grubunun seslendirdiği...
"Koo desinler bize şaşkın
Sonu gelmesede hiç bir aşkın
Açalım yine de çiçeklerimizi
Senden yanayım arkadaşım
Havanı bulunca aç çiçeklerini
Nasıl açıyorsam yüreğimi
Belki bu kez kış olmaz
Bakarsın sevdan düş olmaz
Nasıl vermişsem kendimi son sevdama
Vur kendini sen de bu güzel havaya"

Erik de, badem ağacı gibi sabırsızdır. Diğer ağaç arkadaşlarının kınayan bakışları arasında, bir sabah aniden "pıt" diye açar. Bembeyaz çiçeklerden dalları görünmez. Erik ağacı çiçeklendi mi, gelin olur. Gelin gibi beyaz, saf ve naif... Aşık olunası...
Bahar demek, erik demek. Her gün bir kilo, kütür kütür yeşil erik yemek demek. Yaşasın erik yemek. Ama illa ki tuzlu:)

Sonra armut, şeftali ve sevgilim kiraz ağacı çiçeklerle bezenir. Ortalık cümbüş yerine döner. Özellikle kiraz ağacı öylesine güzel çiçek açar ki, Tanrı'ya bir kez daha teşekkür edersiniz gören gözleriniz için. Ben her bahar yeniden aşık olurum kiraz ağacına. Maşuğumu onda bulan bir aşık olduğumdan...
Benim gibi fotoğrafseverlerin gözdesidir kiraz ağacı. Ağaçların en fotojeniğidir çünkü... Çocukların da sevgilisidir kanımca. Kırmızı meyvelerini kulağına küpe yapmayan, ya da kirazla dudaklarını boyamaya çalışmayan çocuk var mıdır içimizde?
Çiçeklenmiş kiraz ağacının güzelliğini en çok da Japonya'daki sakuraların (kiraz şenliklerinin) uzun uzun anlatıldığı "Bir Geyşanın Anıları" ve Trevanian'ın "Şibumi" kitaplarından öğrendik.
Samurayların onurlu savaşmanın sonucu olarak, genç yaşta yaşama veda ettiklerinden kendilerini kiraz çiçeklerine benzettiklerini...
Badem ve erik ağacının çiçekleri ılık bahar rüzgarı ve yağmurlarıyla savrulmaya başlarken, temkinli elma ağacı güneşi iyice gövdesinde hissedince pespembe çiçekler açar. Ani hava değişimiyle çiçeklerini döküp, meyvesiz bir yazı gözealmak istemez zira! Ne güzeldir, aferindir ona:)

Ne kadar çiçek, o kadar kırmızı yanaklı ve sulu elma... Havalar böyle giderse, bu yaz meyveye doyacağız. Sonra gelsin ev yapımı reçeller, marmelatlar, meyve suları, kompostalar, likörler...

Etrafta uçuşan zıpır kelebekler, telaş içinde çalışan karıncalar, yuva yapmak için gagalarıyla çer-çöp toplayan şarkıcı kuşlar, kocaman kuyruklarıyla bahar gezisine çıkan saksaganlar, çiçeklerin özlerini içen çalışkan arılar...




Doğaki tüm canlılar çıldırmışcasına yeniden doğuşun kutlamasını yaparken; değişimi görmek, farketmek, farkında olmak, yenilenmek en çok da çiçeklenmek gerek.

Baharla birlikte gözünüz, gönlünüz ve ruhunuz şen ola, aşk ola, aşkla kala...

31 Mart 2009 Salı

Kışa Elveda...

Cemre düştü çoktan...
Güneş gülen yüzüyle bulutların arasından çıktı. Doğa tomurcuklandı. Sabırsız badem ağaçları erkenden çiçek açtı. Kuşlar pür neşe etrafta uçuşuyor. Toprak canlandı. Havaya keskin bir bahar kokusu yerleşti. Sabahları perdenin altından sızan ışık hüzmesiyle uyanıyorum. Günler uzadı. Yaz saat uygulamasına geçildi. İçim kıpır kıpır. Bahar ve yaz için çok güzel seyahat planlarımız var. Erken rezervasyon kampanyasından faydalanıp otel tatilimizi bile satın aldık.
Kışa veda etmenin zamanıdır artık...

Yün atkı, eldiven, şal, kazak, hırka...vs. ne varsa naftalinleyip kaldırdım. Çekmece ve dolapların içini elden geçirmeye başladım. Zihnimin çekmecelerini de dahil ettim temizliğe.
"Sırtında ölüleri taşıma" der bir uzakdoğu felsefesi... Zamanı geldiğinde bize hizmet etmeyen ne kadar inanç ve düşünce kalıbı varsa hepsinden kurtulmak gerek. Tıpkı çöp kutusunu boşaltır gibi. Yok ben bu çöplerle yaşamaya devam edeceğim derseniz, bedeniniz ilk sinyalleri "hastalık" olarak size göndermeye başlıyor. Biz ne yapıyoruz? Sorumluyu hep dışarda arıyoruz. "Çalışma şartlarım zor, şu olaylar veya kişiler beni üzdü, hayalkırıklıkları yaşadım..." bu liste uzar gider. Dış etkenlere sorumluluk yüklemek daha kolayımıza gelir çünkü. Rahatsızlıklarımızın asıl kaynağı ise bilinçaltımızdaki negatif düşünce kayıtları, yargılar ve korkulardır. Bunları farketmemiz için birer işaret fişeği oluyor hastalıklar. Tekamülümüz gereği evrensel plana göre hareket etmemiz için karşımıza hiç beklemediğimiz bir anda dikiliveriyorlar işte!
Benim de sırtımdaki küfe epeyce dolmuş olacak ki, bel ağrılarım başladı kısa bir süre önce. Doktora gittim, "bel fıtığı" teşhisi koydu. "Ameliyata gerek yok. Henüz lokal. Başlangıç aşamasında. Fizik tedavi ile iyileşme sağlarız. Bugünlerde kendine kırılacak eşya muamelesi yapacaksın" dedi, gülerek. Önce şaşırdım tabii. Sonra anladım hangi düşünce modelimin ve bilinçaltı kaydımın bel fıtığı olarak kendini ifade ettiğini.
Bir yandan fizik tedavi alırken, diğer yandan da bana ağırlık yapan sırtımdaki ölüleri atıyorum bugünlerde:) Hafiflemeliyim, bir kuş kadar...

Bahar kapıda... Kışa veda ederken, kendi şarkımı söylemeyi hatırlattı bana yaşam okulu. Doğanın uyanışına ve neşesine eşlik etmeli. Bedenimdeki tüm hücreleri sevgi enerjisiyle doldurup, zihnimi boşaltmanın tam zamanı!

Buzdolabında ne kadar sebze varsa çıkarttım.
-Demire bağlı kansızlığı gidermek için demir deposu KEREVİZ ve ISPANAK KÖKÜ
-Kanseri önlemek için A, C, E ve Karotin vitaminleri bakımından oldukça zengin BROKOLİ
-Bütün kış bedenimizde biriken toksinlerin atılması, hormonların dengelenmesi ve selülitlerin yokolması için güçlü bir antioksidan olan LAHANA
-Sindirim sisitemi, safra kesesi ve böbrekleri daha iyi çalıştırmak için düşük kalorili ve besleyici PIRASA
-Cilt güzelliği için nişastasız, kalorisi sıfıra yakın, şeker hastası dostu YERELMASI
-E vitamini ve protein desteği için çiçeklerinde bol bol fosfat ve potasyum taşıyan KARNABAHAR
-Mide dostu KABAK
-Ekmek yerine tüketilebilecek, bağırsak kanseri önleyici ve yorgunluğa, kabızlığa karşı birebir olan PATATES
-Kalp krizi , kronik baş ağrısı ve unutkanlığa karşı HAVUÇ
-İçinde B grubu vitaminler, potasyum, demir ve fosfor bulunan; kolon kanserine iyi gelen, tam bir sağlık hazinesi BULGUR
-Renk katması için KİRAZ DOMATES
-Antibiyotik etkisi için bir kaç diş SARIMSAK

Hepsini kocaman bir tencerenin içine doldurdum.


Sebzeleri bir avuç arpacık soğan ve zeytinyağı ile harmanladım.
Sonra yarım çay bardağı bulgur ve 2 su bardağı su koydum. O enfes kokusu ve tadıyla yemeğe aroma katması için de bir kaç dal taze rozmarin (rosemary) ekledim. Neşeli bir yemek oldu:)
Evrendeki herşey enerjiden oluşur ve titreşim yayar.
Pozitif düşünceler, güzel sözcükler yemeği etkiler.
Sevgiyle, keyifle pişirilen her yemek o nedenle çok lezzetli olur.



Veee... işte kışa elveda yemeğim huzurlarınızda:)

Besleyici, sağlıklı ve lezzetli bir yemeğin ardından teşekkür duamı edip, küçük bir kadeh beyaz şarap ve güzel bir kitap ile ödüllendirdim kendimi...
Pegasus Yayınları'ndan çıkan Elizabeth Gilbert'in kitabı ; "Ye, dua et, sev"

Ruhum ve detoks programına başladığım bedenimle bahara hazırım, ya siz?

23 Mart 2009 Pazartesi

Uçan Martı'dan İyi Haber...

Türkiye'de iyi haber kötü haberdir!
Dünyanın önde gelen sayılı haber ajanslarının üçüncü dünya ülkelerine yönelik haber anlayışları da "kötü" den beslenir. Zaten o bölgelerden açlık, sefalet, felaket haberleri dışında haber vermezler. İçiniz sıkılmadı mı bunca olumsuz haberden? Benim fena halde sıkılmışken, artık ne gazete okumak ne de televizyonda haber bülteni izlemek istemiyorum derken... İyi bir haber geldi yayın hayatına yeni başlayan Haber Türk Gazetesi'nden...
Editoryal sayfasında yer alan "Web günlüğü BLOG" başlıklı bölümde tanıtılan blogların içindeydi Uçan Martı:) Üstelik Ankara sevdamı anlatan "Ankara Sevilmez Mi?" başlıklı yazımla!
Bu sürpriz haberle beni hem çok şaşırtan hem de çok mutlu eden Editör Tarık Dağlıoğlu'na ilgisi için buradan teşekkür etmek istiyorum. Bir de sizlere tabi ki... Henüz 1 yaşını bile doldurmayan Uçan Martı'yı her gün ziyaret ederek, onu en çok beğenilen bloglar arasına taşıyan tüm okur dostlarıma...

16 Mart 2009 Pazartesi

Ankara Sevilmez Mi?

Havalar ısındı, ağaçlar tomurcuklandı, bahar geldi gelecek derken... Tabiat ananın beyaz sürpriziyle uyandık pazar sabahına...
"Bürokrat yüzlü, gri kent " diyenlere inat, bembeyaz olmuş bugün başkentim Ankara...
Başka hangi kente böylesine yakışır beyaz?
Kar manzaralı pencerenin kenarında, dumanı üstünde sıcacık bir bardak çayın yanına katık ettiğin çıtır çıtır Ankara Simiti ile pazar sabahına başlamanın keyfi nasıl anlatılır? Telaşsız, plansız programsız, randevusuz... Susam tanecikli bir sabah...
Sonradan yerleşsem de, "ama ben içinden deniz geçen kentleri severim" desem de, "gri" denilen bu kenti ne çok seviyormuşum meğer... Eşim, "Sen Ankara'yı seversen o da seni sever" der.
Soğuğuna, poyrazına, kışın lahana gibi kat kat giyinmeye bile alıştığıma göre, seviyorum kardeşim ben bu kenti... Biliyorum o da beni seviyor:) Çocuğunu koruyan bir anne gibi sarılır mıydı yoksa bana? Vefalı, şefkatli, yargısız, dostça...

Bilelim bilmeyelim, yaşayalım yaşamayalım, sevelim sevmeyelim her kentin bir masalı var. Kentleri gerçek kimlikleriyle görmenin, duymanın, yaşamanın ve onunla mutlu olmayı başarmanın sırrı yaşadığımız kentlerin içinde gizli aslında.

Ankara'ya bir çok açıdan bakılabilir. Cetvel ve pergelle, psikanalizmle, roman ve şiirle, Cumhuriyet nostaljisiyle, demokrasiyle olan ilişkisiyle, denize olan özlemiyle yada kaygıyla...

Ben; roman ve şiirle bakmayı, masallarını keşfetmeyi, olağanüstü güzellikteki hazan mevsimini yaşamayı, günbatımlarını seyretmeyi ve kar yağınca ayağıma botlarımı geçirip, beyaz Ankara fotoğrafları çekmeyi tercih edenlerdenim.

Pazar günü henüz kimsecikler uyanmamışken, eşimle birlikte arkamızda ayak izlerimizi bırakarak Botanik Park'a yürüdük. İlk günaydın selamını Botanik Park'ın yanıbaşında dimdik duran, Ankara'nın simgesi Atakule'ye verdik.

Paris için Eyfel Kulesi veya Roma için Pissa Kulesi ne ise, Atakule'de Ankara için o, bir bakıma. Atakule'nin tarihi bir geçmişi, bize bıraktığı kültürel bir mirası, mimari bir albenisi yok ne yazık ki! O nedenle Efyel ve Pissa Kuleleri'yle Atakule'yi yanyana getirmek her ne kadar abesle iştigal olsa da, bütün Ankara fotoğraf ve görüntülerinde arz-ı endam eder...
Eski cıvıl cıvıl ve şaşalı günlerinden uzakta olsa, hala Ankara'nın alameti farikasıdır Atakule...

125 metrelik Atakule'den kuş bakışı Ankara'yı seyretmek de vardı ama yükseklik korkumuz var bu aralar. Ayağımız yere sağlam bassın:) Foto safariye devam...
Karlı bir pazar gününün keyfini çıkaran tek biz değildik elbet. Görevi karlı kaldırımları temizlemek olan işçiler de, hem kar kürüdüler hem de kartopu oynadılar... Yaptığın iş ne olursa olsun sevmek ve onu eğlenceye dönüştürmek bu olsa gerek:)

Kar yağar da kardanadam yapılmaz mı? Yapılır, hem de en tontonundan:) Başına şapka, boynuna atkı da takılır takılmasına da... Temsili gözler ve burun biraz acayip sanki!

Yaratıcı yurdum insanı yine aklın sınırlarını zorlayan macit mucit fikirler ışığında dikmiş kardanadamını... Mantar gözler, muz burun, çim ağız...
Çok yaratıcı bir millet olduğumuz kesin ama insan yine de Çin'de yapılan kar ve buz heykeller festivalinin Ankara Botanik Parkı'nda inşaa edileceği günleri hayal etmeden geçemiyor. Düşünsenize heykeltraşlar ve güzel sanatlar fakültesi öğrencileri toplanmışlar muhteşem güzellikte kardan heykeller yontuyorlar... Tabii bu hayale bir de kar yağdırma teknolojisini de eklemek şart. Bildiğimiz ve bildiğiniz üzere "Ahh nerede o Ankara'ya lapa lapa yağan, yolları kapatan eski karlar" durumu sözkonusu. Küresel ısınma diyorlar bu duruma!
Şimdilik muz burunlu kardamadamlarla idare edececeğiz belli ki:) Olsun, bu da güzel... Mantar gözlüm, tontonum seneye de bekleriz...

İstanbul'un gölgesinde kalmış, hep onunla kıyaslanmış, renksizlikle suçlanmış, bürokrat maskesi gerçek sanılmış, bozkır güzeli, Ata'nın kenti Ankaram... Sana en çok beyaz yakışıyor. Kazıyınca griyi, altından hep beyaz çıkıyor. Bunu bildiğinden belki, her kış beyaza boyuyor seni tabiat ana...
Ankara'da güzeldir... Çam ağaçlarının karlı manzarasında kaybolmak, sevgiliye sımsıkı sarılmak, hiç ayak basılmamış kar üstünde yürümek, beyaz rengin verdiği huzuru içine çekmek, üşüyen ellerine "hoh" yapmak, sokağın başındaki kestaneciden kese kağının içinde aldığın nar gibi kızarmış kestaneleri ağzını yaka yaka yemek, bir yudum cep kanyağı ile içini ısıtmak,
Ve... bir de Ankara marşını diline dolamak...
"Ankara Ankara güzel Ankaraaa
seni göörmek ister her bahtı kara"

Ankara sevilmiz mi, gün gelir sevilir... Hem de çok sevilir...
Ankara'yı seven ve özleyen tüm dostlara selam olsun...

06 Şubat 2009 Cuma

Yeni Kitaplar, Yeni Duygular...

Ilık bir bahar havası var günlerdir Ankara'da... Sabahları uyandığımda üşümüyorum artık. Gökyüzü masmavi. Toprak, kış güneşinin şefkatli kollarına bırakmış çoktan kendini. Havada bir bahar kokusu var sanki, yada ben baharı çok özledim:) Böyle havalarda evde kitap okumayı çok seviyorum. Yeni aldığım kitaplarımı kucaklayıp salona götürüyorum. Pikaba Edith Piaf'ın, "Disque D'or Long" 33'lüğünü (long player) yerleştiriyorum. İşte o muhteşem ses, Edith Piaf ile başbaşayım. Plaktan çıkan sesin, müziğe farklı lezzetler kattığı bir gerçek!
Sonra pencerenin kenarındaki koltuğuma yerleşiyorum bir güzel. Bir kupa dolusu portakal-mandalina karışık bitki çayımdan telaşsız yudumlar alırken, kitapların büyülü dünyasında kayboluyorum. Git gide "özel bir zevk" halini alıyor kitap okumak. Ritüeli olan özel bir zevk... İnsanın ruhunu, düşüncelerini ve duygularını incelten...

Sadece kitap okumak değil, kitapçılarda veya sahaflarda uzun saatler geçirmekte ayrı bir keyif. Onların kapağına dokunmak, koklamak, sayfalarını karıştırmak, incelemek...
İngiliz Edebiyatı'nın ünlü filozof ve yazarı Francis Bacon; "Bazı kitaplar tatmak, bazıları yutmak bazıları da çiğnemek ve sindirmek içindir" der. Son zamanlarda okuduğum kitaplar arasından ben de bu sınıflandırmayı yaptım kolayca.

Susanna Tamaro'nun Can Yayınları'ndan çıkan yeni kitabı, "Luisito" tadımlık olanlardan mesela... Kendini bu dünya için artık gereksiz hisseden, yalnız ve emekli öğretmen Anselma'nın Luisito adını verdiği papağan ile dostluğunu anlatıyor kitap. Yüreğindeki buzları eritmek ve bir sevgi hikayesi dinlemek isteyenlere...




Yutulacak kitap ise; Goa Yayınları'ndan çıkan, Rebecca Linder Hintze'nin yazdığı "Aile Geçmişinizi İyileştirmek"...
Hani filmlerde psikolog-hasta arasında geçen olmazsa olmaz bir replik vardır ya, "Çocukluğuna inelim!" Bana aynen öyle bir duygu verdi ilk başlarda kitap. Sonra sözcükleri yuttukça, boğazımda düğümler oluşturdu. Son sayfaya geldiğimde, kendimi yeniden keşfettim diyebilirim. Kişisel gelişim yolculuğunda mutlaka okunması gereken bir kitap. Yazar : "Gerçek beni -yani kuşaklar boyu süren kalıpların altında yatan öz benliğimi- ortaya çıkarma arayışım sırasında, hatalı aile gelenekleri tarafından yaratılan pek çok güçlü yanılsamayı açığa çıkarmaya çalıştım. Bu şekilde kendimi net bir şekilde gördüm ve uyumsuz yönlerimi tedavi edebildim " diyor.

"Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek"... Çiğnenecek ve sindirilecekler listesinde. Rus asıllı Psikiyatr Irvin Yalom'un, "Varoluşçu psikoterapi" üzerine kurulu bu kitabını çok severek okudum. Yalom, insanların ölümle ilişkili bir tür anksiyeteye yaşadığını belirtiyor. Buna çözüm olarak da bir önerisi var! "Sağlam insan ilişkileri, başkalarının hayatına dokunmak ve onları değiştirecek bir hayat yaşamak..."
Birisi öldüğünde, "Kaybettik" deriz. Ölümü bir son olarak gördüğümüzden olsa gerek, kaybolmasını tercih ederiz. Sessizce yayılan toplumsal bilinçaltımızdır bu. Günü geldiğinde hepimiz öleceğiz! Bu gerçekle yüzleşmenin tek yolu belki de güneşe bakmak. Yalom'un dediği gibi: "Hayat ne kadar yaşanmamışsa, ölümden o kadar korkarız."

Bu üç okunası kitabın dışında başka önerilerim de olacak...
2009 yılı için henüz bir ajanda edinmemiş olanlar için, Metis Yayınları'ndan çıkan "Ajanda 2009 Hayvanlar Ve İnsanlar"... Çantanızda rahatlıkla taşıyabileceğiniz, her sayfası hayvanlara ait şirin görseller ve bilgilerle donatılmış harika bir ajanda. Metis yayınları ajandanın amacını şöyle özetliyor: "Mal olarak hayatları sömürülen, istismar edilen, işkence edilen, hakları görmezlikten gelinen hayvanların yanı sıra yazarların, şairlerin dostu; edebiyatın konusu olmuş, mitolojinin, efsanelerin, masalların, seyahatnamelerin, anıların ayrılmaz parçası hayvanlar da kendilerine mütevazı birer yer buldu bu küçük ajandada. Hayvan dostlarımıza selam olsun!"

İçindeki çocuğun başını okşamak isteyenler için de, İlhan İrem'in 26 Aralık 2008'de çıkan yeni albümü "TOZ PEMBE /Progressive Çocuk Şarkıları"...
Albümdeki “Yağmur Hanım” şarkısındaki efektler, stüdyonun penceresinden dışarıya uzatılan mikrofonlarla kaydedilmiş. İlhan İrem'in huzur veren sesinden şarkıların tamamı masal tadında. En çok hangi masalı sevdiğime gelince, "Günaydın Gülen Dünya"...

Geçmişin tatlı hayallerine giden o salıncakta, unuttuğumuz çocuğu bulabilmek, toz pembe günlere dönebilmek dileğiyle...