Söz verdiğim gibi yeni yazılarıma Alice Harikalar Diyarı'ndan ikinci bölümle devam ediyorum. Farklı zamanlarda eşim ve erkek kardeşimle birlikte yaptığımız seyahatleri anlatmak istiyorum sizlere, bu bölümde. Yazılarımı yayımlama konusunda ilk başta bazı tereddütlerim vardı, ramazan ayında olmamız nedeniyle... Çünkü bizim yolculuklarımız ağırlıklı olarak "Gurme seyahatler" kategorisinde. Gittiğimiz bir yerin tadını mutlaka banarak, çiğneyerek, yutarak ve sindirerek çıkaran epikürist bir aileyiz ne de olsa :) Oruç tutan ve karnı zil çalan tüm dostlardan şimdiden özür dilerim. Gurme seyahatlerimizden ben çok keyif aldım, dilerim sizler de okurken hem damaklarınızda hem de ruhunuzda aynı keyfi hissedersiniz...
İlk yolculuğumuz tavada balık ve eşsiz salatasıyla gönüllerde taht kurmuş Amasra'ya...
Burası Amasra'nın ilk ev pansiyonlarından birisi... Girişi kale kapısının hemen yanında. Lütfiye Hanım Pansiyon öyle çok konforlu, pür-ü pak bir yer sayılmaz. Fakat sevimli ve sıcak bir atmosferi var. Bir de pespembe...
Pansiyonumuzun kapısında ilk olarak rehavet içinde yatan bir kedi karşıladı bizi. Kediciğin çok misafirperver olduğunu söyleyemeyeceğim, bilakis fena halde keyfine düşkündü. "Aman efendim yeni dostlar gelmiş, şöyle bir izin vereyim de kapıdan içeriye buyur etsinler" gibi telaşlardan uzak. Canı orada oturmak istiyorsa tamam, hayatta yerinden kıpırdamıyor. Son derece cool... Biz de haliyle birer ikişer üstünden atlayarak içeriye buyur ettik kendimizi. Eğlenceliydi :)
Kediler Amasra'nın asıl sahipleri. Her sokakta, pencerelerin önlerinde, merdivenlerde, çatıda, bacada hep o pisiler... Amasra halkı o kadar kedilerle içiçe yaşıyor ki, kedilerde korkma, ürkme, kaçma gibi tek bir savunmaya yönelik eylem yok. İlk kez orada gözlemlediğim bir naiflik bu. Lewis Carrol'un Alice Harikalar Diyarında adlı masal kitabındaki komik suratlı kedisi Cheshire'a benzetirim hep onları...
Pansiyonun odaları daracık bir koridora açılıyor. Ortak bir de mutfak var. Koridorun sonundan tam terasa çıkmak üzereyken, eski bir portmantonun aynasına asılmış aile fotoğrafları dikkatimi çekti. Vesikalık fotoğraftaki Amasra'da ilk ev pansiyonculuğunu başlatan Lütfiye Hanım, diğerleri de çocuklarıymış. Lütfiye Hanım Teyze, ne yazık ki yakın bir zamanda vefat etmiş. Nur içinde yatsın...
Terasa çıktığımda gördüğüm manzarayla sevinçten deli oldum. Süt liman bir denizin üstündeyiz. Denize bakan sıra sıra sardunyalar, kıyıya çekilmiş kayıklar, uçuşan martılar, tek başına salına salına yüzen bembeyaz bir kuğu... Tıpkı imrenilerek bakılan bir kartpostal gibi... Daha da güzeli terastaki tek odanın boş ve orada kalabileceğimizi öğrenmek oldu. Hemen yerleştik. Pembe düşler kurarak uykuya daldım.
Sabah deniz kokusuna karışan kızarmış ekmek kokusuyla uyandık. Ağızlar kulaklarda, yanaklar pembe:) Sessizlik, misler gibi bir hava, pırıl pırıl ama yakmayan bir güneş... Masada demini almış sıcacık bir bardak çay, beyaz peynir, domates, zeytin, haşlanmış yumurta, tereyağ, reçel...
Doyurucu bir kahvaltı ve yeterince çay içtikten sonra yürüyüş yapma vakti geldi. Amasra'nın daracık yokuşlu sokaklarında Roma, Ceneviz ve Bizanslılardan geriye kalan izleri takip ettik. Boztepe'den Tavşan Adası'nı seyrettik. Epey bir yokuş tırmanışının ardından ''Ağlayan Ağacı'' selamladık. Tatilcileri deniz kenarından bu tepe noktaya çıkarabilmek için ''ağlayan ağaç'' hikayesinin uydurulduğunu öğrendik. Uydurulmuş diyorum çünkü, sisli havalarda ağaçlar sıcaklık farkından ötürü yapraklarından su damlatıyor. Bu durum zeki yurdum insanı tarafından, ''asfaltın ağlaması nedir ki abi, ağaçların anası bile ağlıyor'' repliğiyle bir turizm desdinasyonuna dönüştürülüyor ne yazık ki.
Amasra'nın bu tür turizm stratejilerine hiç ihtiyacı yok bence. Olduğu haliyle çok şirin. Mesela objektifimin şahitlik ettiği şu kareye bir bakar mısınız? Çorap, bot, çizme, çaydanlık ne kadar işe yaramayan eski eşya varsa çiçeklendirmişler. Bu doğal görüntü ağlayan ağaç hikayesinden daha enteresan değil mi?
Amasra'nın bu tür turizm stratejilerine hiç ihtiyacı yok bence. Olduğu haliyle çok şirin. Mesela objektifimin şahitlik ettiği şu kareye bir bakar mısınız? Çorap, bot, çizme, çaydanlık ne kadar işe yaramayan eski eşya varsa çiçeklendirmişler. Bu doğal görüntü ağlayan ağaç hikayesinden daha enteresan değil mi?
Amasra'nın güzelliklerini keşfetmek için mutlaka baharda gitmeli derim! İlkbahar ve sonbaharda... Sonbaharda kızılın, kahvenin ve sarının binbir tonundan oluşan tablo gibi manzarayı görmek; ilkbaharda da rengarenk kır çiçekleri arasında gezinmek hatta dayanamayıp bir demetcik de toplamak için...
Gözümüz gönlümüz şenlendi, sıra midelerimizde... Amasra denince benim aklıma ilk olarak, -açıkcası ne denizi, ne tertemiz havası, ne de tarihi dokusu geliyor-... Tek düşündüğüm bir an evvel o çıtır çıtır kızarmış balıkları ve yanında onlarca çeşit otla hazırlanmış nefis Amasra salatasını mideye indirmek oluyor! Üstüne de ballı-fındıklı manda yoğurdu; ohh işte gerçek aşk!..
Bu muhteşem üçlüyle mideleri mes'ut bahtiyar eylemek için çok fazla seçenek var Amasra'da. Fakat benim önerim meydandaki "Çeşm-i Cihan"...
Veya kale kapısına gelmeden hemen solda, deniz kenarındaki "Canlı Balık Mustafa Amca'nın Yeri"... İkisi arasında bir tercih yapmam gerekirse, kesinlikle "Canlı Balık Mustafa Amaca'nın Yeri" derim. Lezzet, sunum, servis ve mekan olarak 10 numaradır!
O nedenle yine ilk durağımız Mustafa Amca'nın yeri oldu. Deniz kenarındaki bir masaya geçtik hemen. Mor zambaklı pencerenin önünde, denize bakıp gülümseyerek tembellik yaptım balıklarımızı beklerken...
...Ve sonunda büyük buluşma gerçekleşti!
Tavada çıtır çıtır nar gibi kızartılmış barbunyalar... İçinde deniz kokusunu hissettirecek kadar taze... Yanında çeşit çeşit Amasra otlarından hazırlanmış, iştah açıcı, yemelere doyamadığım rengarenk Amasra salatası... Bir salataya aşık olmak mümkün mü? Mümkün! Fatih Sultan Mehmet Amasra'yı gördüğünde bu salata yapılıyor olsaydı, "Lala, çeşm-i cihan (dünyanın gözbebeği) bu mu ola?" yerine, "Lala lala, dünyanın en lezzetli salatası bu mu ola" diye sorardı eminim :)
Final olarak da fındıklı, ballı manda yoğurdu...
Zevk-i sefa içinde geçirilmiş neşeli bir güne veda etmenin Amasra'da en iyi yolu, denizin üstünden batan güneşe arkadaşlık etmek. En güzel kuşbakışı manzaranın olduğu Boztepe'de veya küçük limandaki çay bahçelerinden birinde...
Günbatımının ardından gelen lacivert geceyi selamlamak için yapılacak en iyi şey ise, "rakı şişesinde balık" olmak! Yanında beyaz peynir, bir tabak deniz börülcesi, kalamar ve tabiiki ve de illaki balık! Rakı- balık... Kestirmeden kalbe giden yol...
Rakı şişesinde balık olduk mu? Olduk! Fakat sabah da erkenden uyandık. Sabahın tatlı serinliğinde "Galla (kadınlar) Pazarı"nı gezme fırsatını kaçırmayı istemezdim doğrusu. Bahçesinden ve hayvanlarından elde ettiği sütten yoğurda, biberden domatese, çilekten vişneye kadar tazecik ürünlerini satan, toprağa sevgiyle dokunan teyzelerden alışveriş yapmayı seviyorum. Çocukları gibi baktıkları ağaçlarından topladıkları meyveleri, içlerindeki hevesleri ve dinlemek isteyene anlatacakları öyküleriyle her zaman çok renkliler...
Pazardan aldığımız, eşime göre ot-çöp bana göre dünyanın en kıymetli yiyeceklerini arabanın bagajına yerleştirdikten sonra dönüş için hazırız. Aslında, hayır henüz hazır değiliz! Bir kez daha balık, salata, ballı-fındıklı manda yoğurdu yemeden nasıl geri dönülür? Dönülmez, dönülmemeli... Çeşm-i Cihan'da kalkan filetoları afiyetle yerken, ona salata ve yoğurtla ilham verdik. Amasra'ya yakışır bir elvedayla...
En başından yazdığım gibi midesine düşkün bir aileyiz. Fakat bu doğaya, tarihe, mimari dokuya, ören yerlerine ilgi göstermiyoruz anlamına da gelmiyor. Amasra'dan her dönüşümüzde mutlaka yol üstündeki Roma döneminden kalma, Anadolu'da başka bir örneği bulunmayan "Kuşkayası Yol Anıtı"nı ziyaret ederiz.
En başından yazdığım gibi midesine düşkün bir aileyiz. Fakat bu doğaya, tarihe, mimari dokuya, ören yerlerine ilgi göstermiyoruz anlamına da gelmiyor. Amasra'dan her dönüşümüzde mutlaka yol üstündeki Roma döneminden kalma, Anadolu'da başka bir örneği bulunmayan "Kuşkayası Yol Anıtı"nı ziyaret ederiz.
Yekpare kayaya oyulmuş başsız bir kartal, ayakları ve başı kopmuş bir insan figürünü yılda birkaç kez görmekten ziyade, oraya tırmanmayı seviyorum galiba. Oldukça dik ve eğri büğrü tahta merdivenlerden çıkmak güzel. Hızlanan nefes alışverişimi duymak güzel. Ayağım kayarsa aşağıya yuvarlanırım endişesiyle tüm dikkatini o ana vermek güzel. Ve ne kadar tırmandığını merak edip dönüp arkana baktığında, gördüğün manzara çoookkk güzel.
Yollarda olmak da güzel. Her an yeni bir manzara ile karşılaşmak, baharın müjdecisi sarı çiğdemlerin arasında koşmak da...
Alice, bir ağacın dibinde uyanır ve masal biter... Taa ki... "Geç kaldım" diyen beyaz bir tavşanın arkasından girdiği deliğe bakarken, bir anda büyüyen delikten içeriye düşene kadar... Yeni maceralara tanıklık etmek isteyenler Alice'in peşine takılsın. Delikten aşağı yuvarlanacağız, masal böyle :)
















