
Yeniden okula başladım.
Üniversiteden mezun olduktan tam 11 yıl sonra yine amfide derse girdim, notlar aldım. Tekrar o sıralara dönünce anladım, şikayet ederek geçirdiğim üniversite yıllarımın ne kadar güzel ve değerli olduğunu... Ayrıca özlemişim de ders dinlemeyi, yanımdakilerle fısır fısır konuşmayı, heyecanla arayı beklemeyi, elimde not defterleriyle plastik bardaktan çay içmeyi ve daha neler neleri... Neden hayatımızdaki özel anların kıymetini hep sonradan anlıyoruz acaba? Bilmem ki, belki büyüdüğümüzden!
Kararlıyım bu kez okul günlerimin (kısa da olsa) keyfini sonuna kadar çıkaracağım. Hocalarımı can kulağıyla dinleyeceğim. Ders notlarını düzenli tutacağım. Dersi kaynatmamaya özen göstereceğim. Proje ödevlerimi oflayıp puflamadan eksiksiz yapacağım.
Hipokrat yemininden beter oldu ya, neyse içimden geldi bir kere:) İçimdeki bu örnek öğrenci profili 11 yıl önce nerelerdeyse artık?
Evet, herşeyin bir zamanı varmış. Üniversitedeki dersler bitmiş ama hayattakiler bitmemiş... Üstelik ne zaman biteceği de hiç belli değilmiş. Öğrenmenin sonu yokmuş çünkü...
Amfiler de epey değişmiş. Saatlerce oturmaktan popomuzu acıtan sandalyeler yerini kendi etrafında dönen, omurgayı kavrayan, kırmızı şık koltuklara bırakmış. Hocalar dersi projeksiyonla anlatıyor. Duvara yansıtılan önemli bölümlere kırmızı ışıklı lazer kalemle dikkat çekiyor. Dersi dinledikçe dinleyesiniz geliyor o kadar yani:) Kafamın üstündeki düşünce baloncuğunda, "Böyle amfide dedem de okurdu" yazıyor o an:) Mutlu mesut, ağzım kulaklarımda, pür dikkat dersi dinlerken; gözüm yanımdakilere takılıyor. Sınıf arkadaşlarım. Onlara bakınca ağlamak istiyorum. Bir yanımda eşim diğer yanımda oğlum. Hayal gibi... Yıllar gerçekten su gibi akıp gitmiş, beni çoğaltarak...
Lise yıllarında üniversite sınavlarına hazırlanırken, en yakın dostum ve sınıf arkadaşım Leyla ile uzun uzun konuşur hayaller kurardık; hangi üniversiteyi kazanacağız, yıllar sonra nerelerde olacağız, kiminle evleneceğiz, kaç çocuğumuz olacak diye... Çıkardığımız sonuçlara kahkahalarla güldüğümüz olurdu. En önemli gündem maddemiz, ne olursa olsun ayrılmamak ve hep birbirimizin hayatında kalmaktı. İşi sağlama almak için ikizlerle evlenelim en iyisi derdik:) Sonra Leyla hayalimize farklı bir boyut getirirdi: "Kızım çocuklarımız da ikiz olur o zaman, ayvayı yeriz. Anneeee diye zırlayan iki tane velet durmadan peşimizde düşünsene!" Gülerdik, karnımıza ağrılar girene dek...
Final ne oldu derseniz, farklı kentlerde üniversiteye devam ettik. Evlenecek ikiz bulamadık. Haliyle ikiz çocuklarımız da olamadı. Uzun mücadeleler sonucu aynı kentin havasını solumayı başardık. Benim karnımda değil, yüreğimde büyüyen oğlum Çıray Kaya; onun da henüz 3 aylık kızı
Zeyno Beren oldu. Şimdi iki çocuğum var diyorum. Çünkü Zeyno Beren'in ikinci annesi oldum. Daha zaman ne gösterir bilinmez tabii :)
Leyla ile hayallerimiz bitti mi? Yok daha değil! Şimdi de diyoruz ki, "Yaş kemale ermeye başlıyor. Emekliliğimize şu kadar zaman kaldı. Çoluk çocuk çömlek hep birarada, aynı bahçe içinde bir çiflik evinde yaşasak. Çifçi olsak, kendi domatesimizi, biberimizi, salatalığımızı yetiştirsek, limon kokulu sabahlara uyansak, ördekler, kuzular beslesek, bahçemizde bin bir çeşit ağaç olsa, çocuklarımız altında saklambaç oynasalar, ağaçların isimlerini uzaktan ezbere bilseler..." Orada durduk işte! Biz biliyor muyuz ki? Üç-beş meyve ağacının dışında çevremizde gördüğümüz, altında soluklandığımız hangi ağaca ismiyle sesleniyoruz ki? Ağaç deyip geçiyoruz. Ama çocuklarımız da ağaçların isimlerini bilsin istiyoruz!
Uçan Martı hadi bakalım uçma zamanı. Ağaçları yakından tanı, onların dünyasına gir...
Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunlar Derneği'nin
http://www.kirsalcevre.org.tr/ her yıl Mayıs ayının ilk haftasında ücretsiz olarak düzenlediği Dendroloji (Ağaçbilim) Okulu'na ailece kaydımızı yaptırdım. Leyla, Ankara dışında doğum iznini kullandığı için gelemedi. Onu da temsilen geçtiğimiz haftasonu Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü'nde ilk dersimize başladık.

Bölüm bünyesinde bilimsel araştırma ve denemelerde değerlendirilmek üzere 36 dekarlık bağ , 31 dekarlık meyve bahçesi ve 10 dekarlık sebze bahçesi ile 300 metre karesi ısıtmalı 660 metre karelik cam sera yer alıyor. Üniversitelerin taş binadan ibaret o soğuk havasından uzakta, yemyeşil, çiftlik gibi bu yerde öğrenciler staj yapıyorlarmış. Çok şanslılar...

Dendroloji (Ağaçbilim) Okulu'nda, 2-23 Mayıs tarihleri arasında her cumartesi devam edecek olan dersler sabah 10:00'da başlıyor ve öğleden sonra 14:00'de bitiyor. Görsel ve teorik sunuşla Türkiye'de doğal olarak yetişen ve parklarda bulunan açık tohumlu egzotik ağaç türlerinin anlatıldığı ders sonrası gruplar halinde eğitimcilerimizle öğrendiklerimizi pekiştirmek üzere parklara dağıldık. Gruplar soyadlarına göre oluşturulmuş. Biz 5. gruptaydık, fakat "
Türkiye'nin Ağaçları ve Çalıları" kitabının yazarı
N. Güvenç Mamıkoğlu'nun eğitimciler arasında olduğunu öğrenince, çaktırmadan onun grubuna dahil olduk:)
İstikamet Tandoğan'daki, bahçesindeki ağaçlarıyla ünlü Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi... Hani, Erdal İnönü "fizik" okusun diye kurulduğu iddia edilen, Ankara taşından yapılmış tarihi fakülte:)

Kampüsteki "Akademi Restoran"da, öğle yemeği molası verdik. Salata ve "Akademi tavuk külbastı" yedik. O kadar lezzetliydi ki, bahçesinde pembe-mor erguvanların açtığı bu güzelim restorana sık sık gelmeye karar verdik.
Sıra geldi kampüsteki ağaçları yakından inceleme gezimize ama bir sonraki yazımda...
Dostoyevski, romanları içerisinde bir başyapıt olan "Budala" da şöyle der: "Bir ağacın önünden onu sevmeden, onun var oluşundan mutluluk duymadan geçilebileceğini aklım almıyor."
Benim de!
Bugün evinizin veya işyerinizin bahçesindeki, sokağınızın köşesindeki ağaca dokunun, sevin, ismini öğrenin, dost olun onunla. Vee... her gün ismiyle bir selam çakın yeni dostunuza.
Merhaba karaçam, merhaba göknar, merhaba beyaz çiçekli at kestanesi...