28 Mayıs 2009 Perşembe

"1" Mum Daha Yandı Kuytularımda...


"İçimin karanlık köşelerine mumlar yakmayı öğreniyorum..." diye yazmıştım bir önceki postumda. Yeni yaşımın ilk gününde, "1" mum daha yandı kuytularımda...
Yaşgünü pastalarımın mumlarını hiç üflemeyeceğim bundan böyle!
Hep yansın onlar...
Varsın küssün tüm dilekler.
Her yıl pastama eklenen mumların sayısı artıkça, daha çok aydınlansın içim...
Sevgili eşim, yol arkadaşım...
TEŞEKKÜRLER...
Yaktığın her bir mum için,
Ama en çok da okurken üzerine mutluluk gözyaşları akıttığım bu mektup için...

"Mutluluklar yeni yaşında sevgili Maviş'im: Kırgınlıklarını kocaman kalbine değil de kese kağıtlarına saran SEVGİLİ KÜÇÜK MAVİŞİM...
Akdeniz mavisi gözleri yeşerse de zerdali dalları arasındaki gecede, gönül kapısını hep aralık tutan sevgilim,
Hüznünün alevini, sevgi denizinde söndürüp yeni denizlere yelken açabilen biricik EŞ'im:
Sevgilim olduğun için,
Doğurduğun binlerce güzellik için,
Başkalarının günahlarında sevabını aradığın için,
Eğilmediğin için,
Sevilmemeyi sevmediğin için,
Sevgi istediğin için,
Öfkelerin ve kızgınlıkların için,
Büyürken büyüttüklerin için,

Anne yüreğin için,
Anlattıkların için,
Ağladıkların için,
Boynuma sarıldığın için,
Sevgini 5 vakit, 3 öğün evimize katık ettiğin için,
Affetmeyi bildiğin için,
Sufi dinginliğin, bilge kişiliğin için,
Acılarla acıtmamayı öğrettiğin için,
Fark ettirdiklerin için,
Bir kase çorban için,
Yol arkadaşlığın için,
Heyecanların ve hayallerin için,
Ve...
Onların içine beni kattığın için,
Ve...
Tabii AŞK için,
Yüzlerce... Binlerce teşekkürler...
Seni SEVİYORUM... Sevgilerimin hepsi senin için..."

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Yeni Yaşım Yine Bulutlarda Başım...


Yine bir "27 Mayıs" daha...
Zaman rüzgar gibi esip geçiyor.
Yaş; 33!
Büyüdüm mü şimdi?
-Aman ne küstahça bir cevap olur "büyüdüm" demek... Naaptın da büsbüyük oldun diye sormazlar mı adama hiç!
Peki, yaşlanıyor muyum?
-Eski, yıpranmış, demode olmuş, gözden düşmüş demek bir bakıma "yaşlı"...
Öyle miyim?
-Yıllar; yıpratırken, hırpalarken, yavaşlatırken, eskitirken ve de çizgiler koyarken yüzüme, hayatı öğretiyor bana. Düşe-kalka, güle-oynaya... "Yaşlanıyorum" demek, öğrendiklerimi ve önemimi küçümsemek olur. Eskimek, yılları bir bir devirmek değer katıyor hepimize.
İşin özeti; Ne büyüyorum dünya gitgide küçülürken, ne de yaşlanıyorum yıllar avuçlarımın içinden kayıp giderken... Sadece değişiyorum!!!
İçimden dışıma değişiyorum. Kendi etrafımda bir pernave gibi döne döne...
Dostluğun önemini kavrıyorum, sevgiyi anlıyorum, merhametin ve şefkatin değerini biliyorum, doğanın güzelliklerini görebiliyorum, evrenlere sığmayan Tanrı'yı küçücük yüreğime sığdırabiliyorum. Asıl meselenin yaşamın uzunluğu değil, derinliği olduğunu farkediyorum...
Hayatı akışına bırakmayı, affetmeyi, yaşama neşe katmayı, anı yaşamayı ve içimin karanlık köşelerine mumlar yakmayı öğreniyorum...
DEĞİŞİYORUM...

Yeni yaşım, yine bulutlarda başım...

"33 yaşım", benim en iyi arkadaşım
HOŞGELDİİİİNNNN :)

22 Mayıs 2009 Cuma

Dendroloji Okulu Ders Notları-1

"Dendroloji (Ağaç bilimi) Okulu" başlıklı yazıma kaldığım yerden devam ediyorum. Güvenç Mamıkoğlu gözetiminde Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi bahçesinde grup olarak buluştuk. Derste teorik olarak öğrendiklerimizi pratiğe dökeceğiz. Mamıkoğlu, "Ülkemizde büyük kentlerdeki üniversitelerin bazılarının yerleşkeleri botanik bahçesi gibi özenle seçilmiş ve çok iyi korunmuş, yetişkin ağaç örnekleriyle dolu. Biraz sonra gezeceğimiz Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi'nin bahçesi bu konuda her türlü takdiri hakeder, gezenleri kendine hayran bırakır" diyerek söze başladı. İlk olarak bahçenin girişinde tüm haşmetiyle bizi karşılayan "Mavi Ladin"i inceledik. Güvenç Bey, onun için "Haşin bir ağaç, ibre/iğne yapraklarını Göknar gibi okşayamazsınız" dedi. Bana göre; haşin ama mavi rengi, bulutlara değen başı, güçlü dalları ve sağlıklı görüntüsüyle insana güven duygusu veren çok estetik bir ağaç.

Sonra baklagil familyasından, üzerinde keçiboynuzuna benzeyen meyveleri olan Giledeçya (Yalancı Keçiboynuzu), Doğu Çınarı, Karaçam, Kızılçam, Sarıçam, Arizona Servisi, Çınar Yapraklı Akçağaç, Doğu Ladini, Toros Sediri, Atlas Sediri, Porsuk, tarihsel oluşum bakımından yeryüzünde yaşayan ağaçların en eskisi Ginkgo Biloba, Japon Akçaağacı, Gümüşi Ihlamur, Sumak, Doğu Karadeniz Göknarı, Kara Kavak, Boylu Ardıç... gibi ağaçlarla tanıştık. Güvenç Bey, tüm bu ağaçların özellikleri hakkında tek tek bilgi verdi.




Gördüğümüz her ağacı; çevredeki öğrencilerin yadırgayan bakışları altında onlara dokunarak, yakından inceledik.

Her gün önünden yürüyüp geçtiğimiz; gölgesinden, mevyesinden, odunundan faydalandığımız, altında oyunlar oynadığımız, yeryüzüne yaydıkları oksijeni derin derin soluduğumuz ne çok dostumuz varmış meğer... unuttuğumuz, adını dahi bilmediğimiz!
Bir süre sonra gördüğümüz ağaçlar birbirine benzemeye başladı. Ayırt etmek iyice zorlaştı. Güvenç Bey, bir ağacı aynı familyadan olan diğer bir türüyle ayırt etmenin en iyi yolunun yaprak, sürgün ve meyvesini incelemek olduğunu söyledi. Gövde çoğu zaman yanıltıcı olabiliyormuş.




Tanıştığımız tüm ağaçların fotoğraflarını burada yayınlamam şimdilik zor gibi görünüyor. O nedenle ben ilgimi çeken, gönlümü okşayan bir kaç ağacın fotoğrafını yayınlayıp gerisini sizin araştırmacı ruhunuza ve hayal gücünüze bırakacağım:)
İşte onlardar birisi: "Ağlayan Çam"! Kozalaklarının ve iğne yapraklarının üzerinde gözyaşını andıran reçine görüldüğünden bu ad verilmiş kendisine. Doğal yetişme alanı Himalaya Dağları olduğu için nam-ı diğer "Himalaya Çamı" Ankara'ya da gayet güzel uyum sağlamış. Diğer çam türlerinin hiç birine benzemiyor. İğne yaprakları çok uzun ve yumuşacık, püskül gibi. Böylesine naif bir ağaçtan beklenmeyecek büyüklükte kozalakları var.

Bir diğeri ise "Anadolu Kestanesi" Bu ağacı özel kılan, Ankara iklimine uygun bir ağaç türü olmasına rağmen, yerini yadırgamadan neşeyle büyümüş olması. Üstelik başkentin tek kestanesi! Henüz yaprakları yeni yeni çıkıyor.

Beyaz çiçekli at kestaneleriyle komşu olan "Anadolu Kestanesi"nin gövdesi ve yaprakları... Merak edip, üşenmeyip gidip görmek isterseniz hemencecik tanıyın diye:)



Ve... son olarak gönlümün sultanı, İstanbul boğazının mor-pembe çiçekli güzelleri Erguvan! Nisan ayının gelmesiyle birlikte yapraklanmadan önce çiçekleniyor. Dalların yanısıra gövdenin üzerinde bile gruplar halinde çiçek açıyor. O kadar romantik bir ağaç ki yaprakları bile kalp biçiminde:)



Ailece katılmaktan büyük keyif aldığımız Dendroloji Okulu'nda öğrendiklerimizi doğa dostları ile paylaşmak istediğimden, derste tuttuğum notlara blogumda yer vermeye karar verdim. İleri de bulabildiğim ağaçları gövde, yaprak ve meyveleri ile fotoğraflayıp amatörce "Ağaç ve çalı albümü" hazırlamayı düşünüyorum. Çünkü onları yakından tanımak bizi çok mutlu etti, ufkumuza yeni güzellikler kattı. Dilerim sizler için de aynı duyguları uyandırır.

Tıpkı ağaçlar gibi toprağın derinlerine kök salmanız, güneşe dallarınızı uzatmanız, başınızın üstündeki beyaz bulutlara gülümsemeniz, rüzgarla dans etmeniz dileğiyle...

5 Mayıs 2009 Salı

Dendroloji Okulu

Yeniden okula başladım.
Üniversiteden mezun olduktan tam 11 yıl sonra yine amfide derse girdim, notlar aldım. Tekrar o sıralara dönünce anladım, şikayet ederek geçirdiğim üniversite yıllarımın ne kadar güzel ve değerli olduğunu... Ayrıca özlemişim de ders dinlemeyi, yanımdakilerle fısır fısır konuşmayı, heyecanla arayı beklemeyi, elimde not defterleriyle plastik bardaktan çay içmeyi ve daha neler neleri... Neden hayatımızdaki özel anların kıymetini hep sonradan anlıyoruz acaba? Bilmem ki, belki büyüdüğümüzden!
Kararlıyım bu kez okul günlerimin (kısa da olsa) keyfini sonuna kadar çıkaracağım. Hocalarımı can kulağıyla dinleyeceğim. Ders notlarını düzenli tutacağım. Dersi kaynatmamaya özen göstereceğim. Proje ödevlerimi oflayıp puflamadan eksiksiz yapacağım.
Hipokrat yemininden beter oldu ya, neyse içimden geldi bir kere:) İçimdeki bu örnek öğrenci profili 11 yıl önce nerelerdeyse artık?
Evet, herşeyin bir zamanı varmış. Üniversitedeki dersler bitmiş ama hayattakiler bitmemiş... Üstelik ne zaman biteceği de hiç belli değilmiş. Öğrenmenin sonu yokmuş çünkü...

Amfiler de epey değişmiş. Saatlerce oturmaktan popomuzu acıtan sandalyeler yerini kendi etrafında dönen, omurgayı kavrayan, kırmızı şık koltuklara bırakmış. Hocalar dersi projeksiyonla anlatıyor. Duvara yansıtılan önemli bölümlere kırmızı ışıklı lazer kalemle dikkat çekiyor. Dersi dinledikçe dinleyesiniz geliyor o kadar yani:) Kafamın üstündeki düşünce baloncuğunda, "Böyle amfide dedem de okurdu" yazıyor o an:) Mutlu mesut, ağzım kulaklarımda, pür dikkat dersi dinlerken; gözüm yanımdakilere takılıyor. Sınıf arkadaşlarım. Onlara bakınca ağlamak istiyorum. Bir yanımda eşim diğer yanımda oğlum. Hayal gibi... Yıllar gerçekten su gibi akıp gitmiş, beni çoğaltarak...

Lise yıllarında üniversite sınavlarına hazırlanırken, en yakın dostum ve sınıf arkadaşım Leyla ile uzun uzun konuşur hayaller kurardık; hangi üniversiteyi kazanacağız, yıllar sonra nerelerde olacağız, kiminle evleneceğiz, kaç çocuğumuz olacak diye... Çıkardığımız sonuçlara kahkahalarla güldüğümüz olurdu. En önemli gündem maddemiz, ne olursa olsun ayrılmamak ve hep birbirimizin hayatında kalmaktı. İşi sağlama almak için ikizlerle evlenelim en iyisi derdik:) Sonra Leyla hayalimize farklı bir boyut getirirdi: "Kızım çocuklarımız da ikiz olur o zaman, ayvayı yeriz. Anneeee diye zırlayan iki tane velet durmadan peşimizde düşünsene!" Gülerdik, karnımıza ağrılar girene dek...
Final ne oldu derseniz, farklı kentlerde üniversiteye devam ettik. Evlenecek ikiz bulamadık. Haliyle ikiz çocuklarımız da olamadı. Uzun mücadeleler sonucu aynı kentin havasını solumayı başardık. Benim karnımda değil, yüreğimde büyüyen oğlum Çıray Kaya; onun da henüz 3 aylık kızı Zeyno Beren oldu. Şimdi iki çocuğum var diyorum. Çünkü Zeyno Beren'in ikinci annesi oldum. Daha zaman ne gösterir bilinmez tabii :)

Leyla ile hayallerimiz bitti mi? Yok daha değil! Şimdi de diyoruz ki, "Yaş kemale ermeye başlıyor. Emekliliğimize şu kadar zaman kaldı. Çoluk çocuk çömlek hep birarada, aynı bahçe içinde bir çiflik evinde yaşasak. Çifçi olsak, kendi domatesimizi, biberimizi, salatalığımızı yetiştirsek, limon kokulu sabahlara uyansak, ördekler, kuzular beslesek, bahçemizde bin bir çeşit ağaç olsa, çocuklarımız altında saklambaç oynasalar, ağaçların isimlerini uzaktan ezbere bilseler..." Orada durduk işte! Biz biliyor muyuz ki? Üç-beş meyve ağacının dışında çevremizde gördüğümüz, altında soluklandığımız hangi ağaca ismiyle sesleniyoruz ki? Ağaç deyip geçiyoruz. Ama çocuklarımız da ağaçların isimlerini bilsin istiyoruz!

Uçan Martı hadi bakalım uçma zamanı. Ağaçları yakından tanı, onların dünyasına gir...
Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunlar Derneği'nin http://www.kirsalcevre.org.tr/ her yıl Mayıs ayının ilk haftasında ücretsiz olarak düzenlediği Dendroloji (Ağaçbilim) Okulu'na ailece kaydımızı yaptırdım. Leyla, Ankara dışında doğum iznini kullandığı için gelemedi. Onu da temsilen geçtiğimiz haftasonu Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü'nde ilk dersimize başladık.

Bölüm bünyesinde bilimsel araştırma ve denemelerde değerlendirilmek üzere 36 dekarlık bağ , 31 dekarlık meyve bahçesi ve 10 dekarlık sebze bahçesi ile 300 metre karesi ısıtmalı 660 metre karelik cam sera yer alıyor. Üniversitelerin taş binadan ibaret o soğuk havasından uzakta, yemyeşil, çiftlik gibi bu yerde öğrenciler staj yapıyorlarmış. Çok şanslılar...

Dendroloji (Ağaçbilim) Okulu'nda, 2-23 Mayıs tarihleri arasında her cumartesi devam edecek olan dersler sabah 10:00'da başlıyor ve öğleden sonra 14:00'de bitiyor. Görsel ve teorik sunuşla Türkiye'de doğal olarak yetişen ve parklarda bulunan açık tohumlu egzotik ağaç türlerinin anlatıldığı ders sonrası gruplar halinde eğitimcilerimizle öğrendiklerimizi pekiştirmek üzere parklara dağıldık. Gruplar soyadlarına göre oluşturulmuş. Biz 5. gruptaydık, fakat "Türkiye'nin Ağaçları ve Çalıları" kitabının yazarı N. Güvenç Mamıkoğlu'nun eğitimciler arasında olduğunu öğrenince, çaktırmadan onun grubuna dahil olduk:)
İstikamet Tandoğan'daki, bahçesindeki ağaçlarıyla ünlü Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi... Hani, Erdal İnönü "fizik" okusun diye kurulduğu iddia edilen, Ankara taşından yapılmış tarihi fakülte:)

Kampüsteki "Akademi Restoran"da, öğle yemeği molası verdik. Salata ve "Akademi tavuk külbastı" yedik. O kadar lezzetliydi ki, bahçesinde pembe-mor erguvanların açtığı bu güzelim restorana sık sık gelmeye karar verdik.
Sıra geldi kampüsteki ağaçları yakından inceleme gezimize ama bir sonraki yazımda...

Dostoyevski, romanları içerisinde bir başyapıt olan "Budala" da şöyle der: "Bir ağacın önünden onu sevmeden, onun var oluşundan mutluluk duymadan geçilebileceğini aklım almıyor."
Benim de!
Bugün evinizin veya işyerinizin bahçesindeki, sokağınızın köşesindeki ağaca dokunun, sevin, ismini öğrenin, dost olun onunla. Vee... her gün ismiyle bir selam çakın yeni dostunuza.
Merhaba karaçam, merhaba göknar, merhaba beyaz çiçekli at kestanesi...